“Ben Fatma. Ahmet’in… eşiydim.”
Yüzündeki ifade dondu. Sonra yumuşadı. “Babam,” dedi fısıltıyla. “Geçen hafta aradılar. Cenazeye gelmedim. Annem istemedi.”
O an anladım. Ahmet iki hayat yaşamamıştı. Tek bir hayatı ikiye bölmüştü. Kimseyi tamamen kaybetmemek için herkesten biraz vazgeçmişti.
Saatlerce konuştuk. Zeynep babasını tanıyordu. Nadiren buluşmuşlar ama hep “uzaktan” bir baba olmuş. Onu okula yazdırmış, masraflarını karşılamış, ama aile fotoğraflarına hiç girmemiş.
Eve döndüğümde dolap hâlâ açıktı.
İçine tekrar baktım. O artık bir sır değildi. Bir yük de değildi. Sadece yarım kalmış bir cesaretin anısıydı.
Dolabın kapısını kapattım.
Kilitlemedim.
Çünkü bazı sırlar insanı yıkar, evet. Ama bazıları da gerçeği gösterir: En sakin görünen hayatların bile gölgesinde saklanan hikâyeler vardır.
Ahmet beni sevmişti. Bundan şüphem yoktu. Ama korkularını benden daha çok sevmişti.
Ve ben o gün şunu öğrendim:
Bir evlilik güvenle ayakta durur. Ama gerçeklerle nefes alır.
Dolabı açtığıma pişman mıyım?
Belki.
Ama artık masanın karşısındaki boş sandalyeye baktığımda, sadece kaybettiğim adamı değil; onun eksik cesaretini de görüyorum.
Ve ilk kez, gerçekten her şeyi biliyorum.