Güncel HAYATİ UY'ARI!
“Bizi hiç tanımadın. Ama biz seni tanıdık. Her elmalı turta bir hatıraydı.
Her isimsiz bağış bir iyileşmeydi. Bu senin.” Altında bir isim yoktu.
Bir süre yere çömelmiş halde kaldım. Nefes aldığımı bile fark etmiyordum. Gözlerim yanıyordu ama ağlayamıyordum. Sanki vücudum, yıllardır tutulan her şeyi aynı anda bırakmaktan korkuyordu.

Anahtarı elime aldım. Üzerinde küçük bir etiket vardı. Neredeyse silinmiş mürekkeple tek bir kelime yazıyordu: “Arşiv.” Ertesi gün üniversiteye gitmedim. İlk defa, zorunda olmadığım için değil, gidecek halde olmadığım için. Sığınak görevlisi bana, şehir merkezindeki eski belediye binasının alt katında bir arşiv deposu olduğunu söyledi. Yıllar önce kapatılmış, ama bazı bağışlar ve özel eşyalar hâlâ orada tutuluyormuş. Anahtarımı görünce kaşlarını kaldırdı. “Bunu nereden buldun?” diye sordu. “Bir turtanın içinden,” dedim.

Gülmedi.

Arşiv soğuktu. Beton duvarlar nem kokuyordu. Floresan lambalar titriyordu. Görevli kapıyı açtı, içeri girmeme izin verdi, sonra da beni yalnız bıraktı. Raflar vardı. Kutular. Etiketler. Yılların tozu. Anahtar, arka tarafta, kilitli küçük bir dolaba uydu. Kapıyı açtığımda… dizlerim çözüldü. İçeride üç tane karton kutu vardı. Üzerlerinde tanıdık bir el yazısı.

Annemin yazısı.

İlk kutuyu açtım. İçinden fotoğraflar çıktı. Yanmış değillerdi. Kenarları biraz isliydi belki ama… sağlamlardı. Babamın gülerken yakalanmış hali. Dedemin bana bisiklet sürmeyi öğretirkenki fotoğrafı. Annemle mutfakta, ikimiz de una bulanmışız. Sesim istemsizce çıktı. Bir hayvan gibi, kontrolsüz, derin bir ses. Göğsüm yandı. İkinci kutuda mektuplar vardı. Bana yazılmış ama hiç gönderilmemiş. Üniversite hayalleriyle ilgili notlar. Tarif defteri. Benim sevdiğim şeylerin altı çizilmişti.

Üçüncü kutu en küçüğüydü. İçinde bir defter vardı. Kapakta yazıyordu: “Acil durumda.”

Defteri açtım. Annemin yazısıydı. Hızlıydı. Aceleyle yazılmıştı. “Eğer bunu okuyorsan, demek ki biz başaramadık. Ama sen başardın. Yaşıyorsun.” Sayfalarca yazmıştı. Yangın gecesinden önce. Sigorta evrakları. Teyzemle yapılan konuşmaların notları. Ve en altta bir isim listesi. Huzurevi hemşireleri. Barınak gönüllüleri. Sığınak görevlileri.

Yanlarında küçük notlar vardı. “Elmalı turtayı seven.” “Şeftali alerjisi var.”
“Eşi geçen yıl vefat etmiş.” Son sayfada tek bir cümle vardı:

“Eğer biri kızımıza isimsiz iyilikler yaparsa, bil ki karşılıksız kalmayacak.”

O gün, bir sürü şeyi aynı anda anladım.

Turtalarım hiç anonim olmamıştı.

Onlar beni tanımıştı.

Ve biri—ya da birileri—bunu fark etmişti.

Sonraki haftalarda, hayatım sessizce değişti. Arşivdeki belgeler sayesinde, sigorta parasının geri kalanının bana ait olduğu resmen kabul edildi. Teyzem bir daha aramadı. Ben de aramadım. Üniversiteye girdim. Bir kafede yarı zamanlı iş buldum. Sahibi, yıllar önce huzurevinde çalışmış bir kadındı. Bana baktı, adımı duydu ve sadece “Demek sensin,” dedi. Başka bir şey sormadı. Akşamları hâlâ pişiriyorum. Ama artık tek başıma değil. Bir gün, fırından yeni çıkmış cevizli turtayı tezgâha koyarken, kapıdan yaşlı bir adam girdi. Bastonuna yaslanıyordu. “Geç kaldım mı?” diye sordu. “Hayır,” dedim. Gülümsedi. “İyi. Çünkü bazı teşekkürler geç yapılamaz.” Ona bir dilim kestim. Oturdu. Yedi. Gözleri doldu. “Bunu karım yapardı,” dedi. “Onu kaybettikten sonra… uzun süre hiçbir şeyin tadı yoktu.”

Ne diyeceğimi bilemedim. O da beklemedi zaten. “Bazen,” dedi, “insanlar iyiliği geri vermez. Onu ileriye verir.” O gece sığınağa döndüğümde, mutfakta durdum. Ellerimi tezgâha koydum. Aynı mutfak. Aynı fayanslar. Ama ben aynı değildim. Ailem gitmişti. Ama bıraktıkları şey… yangından kurtulmuştu. Amaç. Ve şimdi biliyordum: Ben hayatta kalan tek şey değildim. Ben, devam eden şeydim.

Bunlar da İlginizi Çekebilir