Üzerinde benim adım yazıyordu.
SEVİL’E.
Yazıyı tanıdım.
Cem’in el yazısıydı.
Ellerim titreyerek zarfı açtım.
İçinden iki sayfalık bir mektup çıktı.
İlk cümlede gözlerim doldu.
“Sevil, eğer bunu okuyorsan, anlatmak için zaman bulamadığım şeyler yüzünden senden özür dilerim.”
Devam ettim.
Cem kardeşi Derya’yı yıllar sonra bulduğunu yazmıştı.
Gökçe’nin hastalığını öğrendiğinde kendi çocukluğunu hatırladığını, kızın tedavisine gizlice destek olduğunu anlatıyordu.
Sonra cümleler daha da ağırlaştı.
“İdil’e bunu hemen söylemek istemiyorum. Çünkü benim hastalığımla uğraşırken başka bir yük taşımasını istemem. Ama bir gün yolları kesişirse, bunun tesadüf olmadığını bil.”
Mektubu elimden düşürdüm.
İdil yanıma geldi.
“Anne…”
Gözlerim Gökçe’ye kaydı.
Bir anda yüzündeki bazı ayrıntıları fark ettim.
Kaşlarının şekli.
Gülerken yanağında oluşan küçük çukur.
Cem’in çocukluk fotoğraflarında gördüğüm ifadeye ürkütücü derecede benziyordu.
“Yani…” dedim.
Derya başını salladı.
“Gökçe, İdil’in kuzeni.”
İdil’in yüzünden yaşlar süzüldü.
Gökçe peruğunu iki eliyle tuttu.
“Ben bilmiyordum,” dedi.
Ben de bilmiyordum.
Ama hikâye bununla bitmiyordu.
Doktor Barış dosyanın son bölümünü açtı.
“Cem Bey ölümünden önce bir bağış hesabı oluşturmuş. Kendi birikimlerinden bir miktar parayı Gökçe’nin tedavisi için ayırmış.”
Şaşkınlıktan konuşamadım.
“Ne kadar?”
Doktor rakamı söylediğinde gözlerim büyüdü.
Cem, yıllardır emeklilik için biriktirdiğimiz paranın önemli bir kısmını bu hesaba aktarmıştı.
İlk anda içimde öfke yükseldi.
Bana söylemeden.
Kızımızın geleceğini düşünmeden.
Sonra mektubun son paragrafını okudum.
“Sevil, bunu okuduğunda bana kızabilirsin. Haklısın. Ama Gökçe’nin annesi benim kardeşim. O çocuk da bizim ailemiz. Ben İdil’e bıraktığım en büyük şeyin para olmasını istemiyorum. Ona bırakmak istediğim şey, bir insanı kurtarmaya çalışmanın değeridir.”
Gözlerimi kapattım.
İdil’in saçlarını düşündüm.
Kızım babasının bu mektubundan habersizken bile aynı şeyi yapmıştı.
Kendi saçlarını kesmişti.
Hiçbir karşılık beklemeden.
İşte o an Cem’in ne demek istediğini anladım.
Birkaç hafta sonra Gökçe’nin tedavisi yeni bir aşamaya geçti.
Doktorları umutlu konuşmaya başlamıştı.
İdil ise her gün okulda onun yanına oturuyordu.
Peruk kısa sürede okulda konuşulan bir simgeye dönüştü.
Fakat bu kez kimse Gökçe’yle alay etmiyordu.
Hatta onunla dalga geçen çocuklardan ikisi özür dilemiş, okulda saç bağışı kampanyası düzenlemek istemişti.
Müdür de kampanyayı destekledi.
Aylar sonra hastanenin çocuk onkoloji servisinde onlarca saç bağışı toplandı.
Bir kısmından peruk yapıldı.
Bir kısmı başka kurumlara gönderildi.
Cem’in ölüm yıldönümünde İdil’le birlikte mezarına gittik.
Gökçe ve Derya da bizimleydi.
İdil mezarın önüne küçük bir fotoğraf bıraktı.
Fotoğrafta o ve Gökçe yan yana gülümsüyordu.
Gökçe başında İdil’in saçlarından yapılmış perukla duruyordu.
İdil mezar taşına dokundu.
“Baba,” dedi, “kuzenimi buldum.”