Üvey kızım Elif beş yıl boyunca benimle tek kelime konuşmadı. Sonra bir gün kapıma kocaman, ağır bir paket gönderdi… ve içindekini gördüğümde yere yığılıp kaldım.
Elif’in hayatımdan çıkışının üzerinden beş yıl, üç ay on iki gün geçmişti. Bunu biliyordum çünkü mutfaktaki takvimde her günü kalemle işaretlemiştim. O takvim artık bir zaman çizelgesinden çok, içimdeki boşluğun kaydıydı.
Annesi Aylin’le Elif dört yaşındayken tanışmıştım. Küçücük elleriyle pantolonuma yapışıp “Beni parka götürür müsün?” diye sorduğu günü hâlâ dün gibi hatırlıyorum. Onu ben büyüttüm. İlk bisikletini ben tuttum, ilk kalp kırıklığında omzumu ben verdim. Kâğıt üzerinde bir bağımız yoktu belki ama o benim kızımdı.
Sonra bir sabah Aylin yere yığıldı. Bir beyin anevrizması. Ne bir uyarı, ne bir veda. O gün evimizin içindeki her şey sustu. Elif on sekizindeydi. Yas tutuyordu ama yasını öfkeye dönüştürmüştü. Ve o öfke en kolay beni buldu.
Bizi koparan kavga, Aylin’in dolabındaki kıyafetler yüzünden çıktı. Yıllardır dokunmadığımız, her açtığımda içimi sızlatan elbiseler… Bir gün, yangında evini kaybeden bir aileyi duyunca o kıyafetleri vermeye karar verdim. Aylin’in paylaşmayı seven kalbini tanıyordum. Onun bunu isteyeceğine inanmıştım.
Elif bunu ihanet saydı.
“Buna hakkın yoktu!” diye bağırdı.
“Elif, annen buna razı olurdu,” dedim. “Köprüleri yakmayalım.”
“Biz mi?” dedi, gözleri buz gibiydi. “Ortada biz diye bir şey yok. Sen benim babam değilsin.”
O gün valizini alıp çıktı. Kapı kapandığında ev bir daha asla aynı olmadı.
Beş yıl boyunca onu aradım. Telefon ettim, mesaj attım. Cevap gelmedi. Her bayram sofrasında bir sandalye boş kaldı. Her doğum gününde pastanın bir dilimi kesilmeden kurudu.
Sonra geçen hafta bir kargo kamyonu kapıma yanaştı.
Şoför zorlanarak indirdiği dev kutuyu kapının önüne bıraktı. “Ağır bu,” dedi. “Dikkat edin.”
Hiçbir şey sipariş etmemiştim. İade etiketine baktım. Gönderici kısmında tek harf vardı: “E.”
Kalbim göğsüme sığmadı.
Kutuyu güçlükle içeri sürükledim. Dakikalarca başında durdum. Ya içindekiler bir özürse? Ya bir vedaysa? Ya da… bir hesaplaşma?
Sonunda bantları kestim.
İçinde ne köpük vardı ne de koruyucu malzeme. Kalın bir taşıma battaniyesine sarılmış büyük, düzensiz bir şey duruyordu. Battaniyeyi geri çektim.
Keskin, ağır bir koku burnuma çarptı. Eski ahşap, küf ve nem karışımı bir koku.
Geri çekildim. Dizlerim titredi.
Karşımda, Aylin’in yıllar önce atmaya kıyamadığı eski ahşap sandık duruyordu.
O sandık…
Aylin o sandığı hep saklardı. “Bir gün Elif’e vereceğim,” derdi. İçine mektuplar, fotoğraflar, küçük hatıralar koyardı. Ama sandığı en son gördüğümde boş sanıyordum. Dolabın en üst rafında dururdu. Aylin’in ölümünden sonra ortadan kaybolmuştu. Elif almış olmalıydı.
Titreyen ellerle kapağını açtım.
İçerisi sandığım gibi boş değildi.
Üstte, düzenli bir şekilde dizilmiş fotoğraflar vardı. Elif’in bebeklik halleri, parkta çekilmiş kareler, doğum günü pastaları… Fotoğrafların altında zarflar. Üzerlerinde tarih yoktu ama yazıyı tanıyordum.
Aylin’in el yazısıydı.
İlk zarfın üzerinde şunlar yazıyordu: “Elif’e – doğru zaman geldiğinde.”
Boğazım düğümlendi. Zarfı açtım.
“Canım kızım,” diye başlıyordu mektup. “Eğer bunu okuyorsan, demek ki ben yanında değilim. Ama bilmeni isterim ki hayatta sana en çok güvenebileceğim kişi, seni büyüten adamdır. O senin kanından olmayabilir ama kalbinden babandır.”
Gözlerim bulanıklaştı.
Bir başka mektup daha vardı. Bu sefer zarfın üzerinde benim adım yazıyordu.
Açtım.
“Sevgilim,” diye başlamıştı Aylin. “Eğer bir gün Elif sana kızarsa, seni suçlarsa… bil ki bu acısından. Ama şunu unutma: Sen onun babasısın. Bunu kimse değiştiremez. Ona sabret.”
Mektubun arasından küçük bir not düştü. Bu Elif’in yazısıydı devamı icin sonrki syfaya gecinz…