“Frank neden şimdi?”
Annem sessizce cevap verdi.
“Çünkü artık saklanacak bir şey kalmadığını biliyordu.”
Sonra bana son bir zarf uzattı.
Üzerinde Frank’in el yazısı vardı.
Ellerim titreyerek açtım.
“Kızım,” diye başlıyordu.
“Bunu okuduğunda muhtemelen bana kızgın olacaksın. Belki beni affetmekte zorlanacaksın. Ama bilmeni istediğim tek şey şu: Sana söylediğim yalanların hiçbirini kendimi korumak için söylemedim.”
Gözyaşlarım kâğıdın üzerine düştü.
“Seni dört yaşında kaybetmekten korktuğum için annene yeniden kavuşmanı engellemedim. Tam tersine, seni yaşatabilmek için ikinizden de vazgeçtim. Sana baba olduğumu söylemem bir yalandı. Ama seni kızım gibi sevmem hayatımdaki tek gerçekti.”
Mektubun sonuna geldiğimde nefesimi tuttum.
“Bir gün beni affedersen, beni üvey baban olarak değil, seni seçen adam olarak hatırla.”
Mektubu kapattım.
Sabaha karşı hastaneye geri döndüm.
Frank hâlâ hayattaydı.
Yatağının yanına oturdum ve elini tuttum.
Gözlerini güçlükle açtı.
“Gerçeği öğrendin mi?”
Başımı salladım.
“Her şeyi.”
Gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
“Benden nefret ediyor musun?”
Elini iki elimin arasına aldım.
“Hayır.”
Dudakları titredi.
“Anne?”
“Onu buldum.”
Gözlerini kapattı. Yüzünde yıllardır görmediğim kadar huzurlu bir ifade belirdi.
“Öyleyse artık korkmuyorum.”
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra ona doğru eğildim.