Cavidan zerre kadar utanmadı. Koltuğa doğru yürüdü ve alaycı bir şekilde güldü. “Sana sekiz yaşından beri ben baktım Aylin. Altını ben temizledim, yemeğini ben yaptım, o babanın kahrını ben çektim! Benim öz oğlum gençliğini o dört duvar arasında çürütürken, sen dışarıda rahatça geziyordun. Elbette bana olan borcunu ödeyecektin! Ben sadece hakkım olanı, bana borçlu olduğunuzu aldım.”
Yıllarca uğruna saçımı süpürge ettiğim kadının karşımda söylediği bu acımasız sözler, kalbimdeki son merhamet kırıntısını da yok etti. Demek ben onun için sadece sağmal bir inek, hayatını kolaylaştıracak bir araçtım.
Hiçbir şey söylemedim. Bağırmadım, çağırmadım, ağlamadım. Metal kasayı, içindeki dekontları ve mektupları çantama koydum.
“Ne yapıyorsun? Bırak onları!” diye bağırarak üzerime doğru hamle yaptı ama onu sertçe iterek kendimden uzaklaştırdım.
“Senin benden alacağın hiçbir hak kalmadı Cavidan,” dedim buz gibi bir sesle. “Babanın mirasını nasıl çaldığını, bu cezaevine akan kara paraları avukatımla ve polisle uzun uzun tartışırsınız. Sana bu lüks yalanında, o çok sevdiğin hapisteki oğlunla mutluluklar dilerim. Çünkü benden artık tek bir kuruş bile alamayacaksın.”
Arkamı dönüp o odadan çıktığımda, içeriden gelen öfkeli çığlıklarına ve lanet okumalarına hiç aldırmadım. O koridoru yürürken içimdeki o devasa yük kalkmış, yerini soğuk bir gerçeğin aydınlığı almıştı. Hayatımın en büyük yalanından uyanmıştım ve artık o yalanın bana zarar vermesine asla izin vermeyecektim.