72 yaşındayım İsmim Ayşe ve torunum Emre’yi tek başıma büyüttüm.
Emre üç yaşındayken, kızım ve eşi bir trafik kazasında hayatlarını kaybetti.
O andan sonra dünyada sadece ikimiz kaldık.
Bulabildiğim her işte çalıştım. Para yetmediğinde öğün atladım.
Ama Emre’nin asla terk edilmiş hissetmemesi için elimden gelen her şeyi yaptım.
Bu yüzden Emre bana evleneceğini söylediğinde ikimiz de mutluluktan ağladık.
Nişanlısı Zeynep ilk başta nazik görünüyordu:
kibar, her zaman beni gülümseyerek karşılayan biriydi.
Açıkça karşılayamayacakları kadar güzel ve pahalı bir düğün hayal ediyorlardı.
Ne kadar stresli olduklarını görüyordum.
Hiçbir birikimim yoktu.
Mücevherim yoktu.
Sahip olduğum tek şey içinde yaşadığım evdi.
Bu yüzden sessizce evi sattım.
Düğün masraflarına yardım etmeyi, kalan parayla da kendime küçük bir yer almayı planladım.
Parayı verdiğimde Emre ve Zeynep bana sarılıp teşekkür ettiler.
Düğün günü geldi. Gelinliğimi giydim ve erkenden salona gittim.
Girişte görevli adımı sordu.
“Ben Ayşe,” dedim gururla. “Damatın büyükannesi.”
Görevli listeye baktı, kaşlarını çattı.
“Üzgünüm,” dedi yavaşça.
“İsminiz listede yok.”
Gergin bir gülümsemeyle,
“Bir hata olmalı,” dedim.
Ama beni içeri almadılar.
Emre’yi aradım.
Şaşkınlıkla dışarı koştu. Zeynep de arkasından geldi.
Emre bir şey söyleyemeden Zeynep bana baktı ve soğuk bir sesle konuştu:
“Bu bir hata değil. Davetli değilsiniz. Hemen gitmeniz gerekiyor.”
Emre donakaldı.
“Ne? Neyden bahsediyorsun?!” diye bağırdı.
Zeynep sinirle iç çekti.
“Ah, lütfen… Bunu gerçekten şimdi mi yapmak istiyorsunuz?
Düğün günümüzde mi? Herkesin önünde mi?”
Emre’nin sesi yükseldi.
“Büyükannem bu düğün için evini sattı!
Ve onu davet bile etmediniz mi?!”
Zeynep dimdik durdu, bana buz gibi baktı ve şöyle dedi:
“Peki. Gerçeği bu kadar istiyorsanız…
Neden burada olamayacağını söyleyeceğim. ⬇️
Zeynep’in sesi, salon kapısının önündeki müziğin bile üstüne çıktı. İnsanlar dönüp bakmaya başlamıştı. Benim içimdeyse sanki bir şey kırıldı ama yine de dimdik durdum. Çünkü hayatım boyunca en çok öğrendiğim şey buydu: Yıkılsan bile düşmemeyi öğrenmek.
“Peki,” dedi Zeynep. “Gerçeği bu kadar istiyorsanız… neden burada olamayacağını söyleyeceğim.”
Emre bir adım öne çıktı. “Söyle. Çünkü şu an yaptığın şeyin hiçbir açıklaması olamaz.”
Zeynep dudaklarını büzdü, sanki çok önceden prova etmiş gibi konuştu. “Ayşe Hanım… Siz Emre’yi büyütmüş olabilirsiniz. Ama bu, her şeyin sahibi olduğunuz anlamına gelmiyor.”
Kalbim sıkıştı. “Evladım,” dedim, sesim titremesin diye dişlerimi sıktım. “Ben kimsenin sahibi değilim. Sadece… torunumu büyüttüm.”
Zeynep gözlerini devirdi. “İşte sorun da bu. Siz ‘sadece büyüttüğünüzü’ sanıyorsunuz. Ama Emre’nin hayatının tam ortasında koca bir gölge gibi duruyorsunuz. Her şeyi siz yaptınız, her şeyi siz üstlendiniz, her kararın içine siz girdiniz. Bu evlilik… bizim kuracağımız aile. Ve ben… ben bunun içinde sizin yerinizin olmadığını düşünüyorum.”
O an, sanki dünya bir anlığına sessizleşti. İçimde dalga dalga yayılan bir utanç hissettim. İnsanların fısıltıları daha da arttı. Birinin “Kadını kapıda bırakmışlar” dediğini duydum.
Emre’nin yüzü kıpkırmızı kesildi. “Sen… sen delirdin mi? Ayşe benim büyükannem! Annem gibi! Babam gibi!”
Zeynep’in sesi sertleşti. “İşte tam da bu yüzden. Ben eş olacağım. Ama senin içinde hâlâ bir çocuk var ve o çocuk büyükanneye tutunuyor. Ben bu evliliğe başlarken, benim yanımda durmanı istiyorum. O yüzden… davetliler listesinden çıkarılmasını istedim.”
“Sen mi?” Emre’nin sesi boğuklaştı. “Sen mi çıkardın?”
Zeynep bir an durdu, sonra kendinden emin bir şekilde başını salladı devamı sonrki syfada...
“Evet. Çünkü düğün günü herkesin gözü üzerinde olacaktı. Ve ben senin her fırsatta ona koşmanı, onunla ağlamanı, ona sarılmanı istemiyorum. Bu bizim günümüz.”
Ben nefes alamıyordum. “Emre,” dedim. “Ben zaten… hiçbir zaman dikkat çekmek istemedim. Ben sadece…”
Sözümü kesti. “Büyükanne, lütfen…” Gözlerinde bir şeyler çatırdıyordu. Sonra Zeynep’e döndü. “Peki ya ev? Peki ya para?”
Zeynep’in yüzünde kısa bir gölge geçti ama hemen toparladı. “Para düğüne gitti. Bu… onun seçimi.”
“Onun seçimi mi?” Emre’nin sesi öyle bir yükseldi ki içerideki birkaç kişi kapıya doğru yaklaştı. “Ayşe evini sattı! Kendi başını sokacağı evi sattı! Sen bunu biliyordun!”
Zeynep çenesini kaldırdı. “Ben ‘sat’ demedim. Ben sadece hayalimi söyledim. Güzel bir düğün hayal ettim. Her gelin ister.”
Emre öfkeyle ellerini saçına geçirdi. “Senin hayalin için benim büyükannem… hayatını verdi. Senin yüzünden şu an kapıda aşağılanıyor.”
Zeynep’in bakışı bir an bana kaydı. Buz gibi. “Aşağılama falan yok. Yalnızca sınır.”
Ben o kelimeyi duyunca irkildim. “Sınır mı?” dedim. “Benim sınırım yok mu? Hayatım boyunca sınırla yaşadım. Aç kaldım, yoruldum, tek başıma kaldım. Ama Emre kalsın diye hiçbirini şikâyet etmedim. Şimdi… beni kapının önüne koymak mı sınır?”
Zeynep dudaklarını sıktı. “Dram yapmayın lütfen.”
Emre bir an bana baktı. Yüzü sanki çocukken gece kabus gördüğünde olduğu gibiydi. “Büyükanne,” dedi, sesi titredi. “Ben bunu bilmiyordum.”
İçimde küçük bir umut kıpırdadı. “Bilmiyor muydun?” dedim. “Emre…”
Zeynep araya girdi, sertçe. “Emre biliyor. Sadece ayrıntıları bilmiyor.”
Emre başını çevirdi. “Ne ayrıntısı?”
Zeynep’in çantası elindeydi. Bir şey arar gibi yaptı, sonra bir zarf çıkardı. Zarfın üzerinde benim el yazım vardı: “Emre’ye.”
Kanım çekildi. “O… o zarfı nereden buldun?”
Zeynep zarfı salladı. “Yeni taşınacağınız ev için belgelerle birlikte geldi. Avukat dosyalarının arasındaydı. Bunu gizlemişsiniz.”
Emre zarfı elimden alacak gibi bir hareket yaptı ama Zeynep onu çekti. “Hayır. Önce ben söyleyeceğim.”
Kalbim deli gibi atıyordu. “Zeynep,” dedim, “o benim… benim Emre’ye notumdu. İçinde…”
Zeynep sözümü yine kesti. “İçinde ne olduğunu biliyorum.” Sonra Emre’ye döndü. “Büyükanne bu parayı düğün için vermedi sadece. Kalanıyla kendine küçük bir ev alacaktı, evet. Ama aynı zamanda… sana bir şart koymuş.”
Emre’nin gözleri büyüdü. “Şart mı?”
Zeynep zarfın ağzını açtı. “Evet. Bak.” Kâğıdı yarıya kadar çekip okur gibi yaptı. “Diyor ki: ‘Emre, sana bu desteği veriyorum ama bir gün beni huzurevine bırakma. Söz ver.’”
Ben o anda, sanki yere çökecek gibi oldum. “Hayır…” dedim, “öyle değil…”
Emre dondu kaldı. “Büyükanne… böyle mi yazdın?”
Gözlerim doldu. “Emre,” dedim, kelimeleri tane tane seçerek, “o notun tamamını okumadan karar verme. Ben… ben seni asla kendime borçlu bırakmadım.”
Zeynep kâğıdı hemen geri itti, sanki tamamını okumak istemiyormuş gibi. “Görüyor musun?” dedi Emre’ye. “İşte bu. Bu manipülasyon. Seni suçlu hissettiren bir bağ. Ben böyle bir bağın içinde yaşayamayacağım.”
Emre’nin bakışı bana döndü. İçinde fırtına vardı. “Büyükanne,” dedi, sesi kısık. “Zarfı bana ver.”
Ben titreyen ellerimle uzandım. Zeynep bir an tereddüt etti ama insanların önünde daha fazla uzatmak istemedi, zarfı Emre’ye verdi.
Emre zarftaki kâğıdı çıkardı. O an ben bile nefesimi tuttum. Çünkü o kâğıdı yazarken ellerim titremişti; çünkü o günlerde geceleri uyuyamıyor, “Ya ben gidersem Emre ne yapar?” diye düşünüp duruyordum.
Emre okumaya başladı. Gözleri satırların üzerinde ilerledikçe yüzündeki ifade değişti. Öfke yavaş yavaş çözüldü. Yerine, tanıdığım o eski mahcubiyet geldi.
“Büyükanne…” dedi.
Zeynep kollarını bağladı. “Ne yazıyor? Hadi, yüksek sesle oku da herkes bilsin.”
Emre boğazını temizledi ve okumaya devam etti. “ ‘Emre, bu parayı sana borç olsun diye vermiyorum. Bu benim sana son hediyem gibi düşün. Çünkü yaşlandım. Yarın ne olacağını bilemem. Eğer bir gün beni huzurevine bırakırsan da kızmam. Çünkü hayat zor. Sadece şunu istiyorum: Beni sevdiğini unutma. Bir gün bile unutma. Ve sakın kendini suçlu hissetme. Benim tek pişmanlığım, seni daha kolay bir hayata doğuramamış olmak.’ ”
Zeynep’in yüzü bir an bembeyaz oldu.
Emre okumayı bitirdiğinde, kâğıt ellerinde titriyordu. Bana bir adım attı. Sonra bir adım daha. Ve herkesin önünde dizlerinin üzerine çöktü.
“Büyükanne,” dedi. “Ben… ben kör olmuşum.” Gözlerinden yaş aktı. “Ben bunu nasıl… nasıl görmedim?”
Ben de ağladım. “Emre, ben senin mutlu olmanı istedim. Hepsi bu.”
Emre ayağa kalktı ve Zeynep’e döndü. Bu kez sesi sakindi ama keskin bir bıçak gibiydi. “Sen bu notu yarım okuyup onu canavar gibi gösterdin. Onu kapının önünde küçük düşürdün. Benim ailemi… benim geçmişimi… benim emeğimi yok saydın.”
Zeynep kekeledi. “Ben… ben sadece…”
“Hayır,” dedi Emre. “Sen sadece kontrol etmek istedin.”
İçeriden müzik hâlâ çalıyordu. İnsanlar kapının önünde birikmişti. Emre bir an salona baktı. Sonra bana döndü.
“Büyükanne,” dedi, “içeri geliyoruz.”
Ben şaşkınlıkla başımı salladım. “Ama… davet…”
Emre elimi tuttu. “Davet mi? Bu düğün benim hayatımın en önemli günü olacaksa… sen olmadan olmaz.”
Zeynep bir adım geri çekildi. “Emre, eğer bunu yaparsan—”
Emre sözünü kesti. “Eğer bunu yaparsam ne? Beni terk mi edeceksin? O zaman şimdiden söyleyeyim: Bu evlilik, büyükannemi kapıda bırakan bir başlangıçla yürüyemez.”
Zeynep’in gözleri doldu ama bu, pişmanlıktan çok öfkeye benziyordu. “Sen beni herkesin önünde rezil ediyorsun!”
Emre başını salladı. “Hayır. Sen kendini rezil ettin.”
O an, Emre beni koluma girdi, kapıdaki görevliye döndü. “Bu kadın benim ailem. İster listede olsun ister olmasın. İçeri giriyor.”
Görevli şaşkın bir ifadeyle kenara çekildi.
Salonun içine girdiğimizde herkes bize baktı. Fısıltılar, bakışlar… Benim dizlerim titriyordu. Ama Emre’nin eli elimdeydi, sımsıkı.
Mikrofonu eline aldı. “Herkes,” dedi. “Bir şey söylemem lazım.” Sesindeki titremeyi saklamadı. “Ben bugün burada evlenmek için toplandım. Ama az önce dışarıda, hayatımın en büyük utancını yaşadım. Bu kadın—” eliyle beni işaret etti “—beni büyüttü. Evi yokken bana ev oldu. Açken bana ekmek oldu. Bu düğün için kendi evini sattı. Ve ben… ben onun davetli olmadığını bilmiyordum.”
Salon buz kesti.
Emre devam etti. “Şimdi soruyorum: Ailesini kapıda bırakan bir adam, nasıl koca olur? Nasıl baba olur? Ben önce doğruyu yapmayı öğrenmeliyim.”
Gözlerim yaşla doluydu. O an, yıllardır taşıdığım yükün bir kısmı sanki omzumdan indi.
Zeynep salona girmişti. İnsanların arasında tek başına duruyordu. Emre ona baktı, uzun uzun. “Zeynep,” dedi. “Eğer Ayşe’ye saygı duymayı öğrenebilirsen, belki bir gün yeniden konuşuruz. Ama bugün… bugün burada bir düğün olmayacak.”
Kalabalıktan bir “ah” sesi yükseldi. Bazıları şokla, bazıları onaylar gibi başını sallıyordu.
Ben Emre’nin kolunu tuttum. “Emre…” dedim, “hayatını…”
Emre başını salladı. “Hayır büyükanne. Ben hayatımı kurtarıyorum. Çünkü sevgi, utançla başlayamaz.”
O gün salonu birlikte terk ettik. Dışarıda hava serindi. Ben titriyordum ama bu kez yalnızlıktan değil… içimdeki karmaşadan.
Emre arabaya binmeden önce bana döndü. “Büyükanne,” dedi, “ev meselesi… o evi satman…”
Ben dudaklarımı ısırdım. “Geri alamam.”
“Almamıza gerek yok,” dedi. “Ama ben seni küçücük bir eve sıkıştırmayacağım. O para hâlâ duruyorsa, önce senin güvenliğini sağlayacağız. Sonra da… benim düğün hayalim olursa, o senin elini tutarak olmalı.”
Başımı salladım. Gözlerimden yaş aktı. “Benim tek dileğim buydu zaten.”
Araba hareket ettiğinde, arkamızda kalan salona son bir kez baktım. Düğün olmadı, evet. Ama o gün bir şey oldu: Emre, büyüdü. Gerçekten büyüdü.
Ve ben, yıllar sonra ilk kez şunu hissettim:
Ben onu yalnız büyütmemiştim… o da beni yalnız bırakmamayı seçmişti.
Sonunda anladım ki, bir ev sadece duvar değildir.
Bazen bir ev, birinin “Yanındayım” demesidir.
O gün benim evim yoktu belki…
ama torunumun yanında, yeniden bir yuva bulmuştum.