Başımı kaldırdım.

Bana tıpatıp benziyordu.

Aynı yüz.
Aynı duruş.
Aynı gözler.

Şaşkınlıkla birbirimize baktık.

Fısıldadım:


“Elif?”

Adının Meryem olduğunu söyledi — ve evlatlık verildiğini anlattı. Hayat hikâyesinde her zaman bir şeylerin eksik olduğunu hissetmişti.

Konuştuk.
Detayları karşılaştırdık.
Doğum yıllarını.
Yerleri.

İkiz değildik.

Ama kardeştik.


Eve döndüğümde, ailemin eski belgelerini karıştırdım. Bir kutunun en dibinde bir evlatlık verme dosyası buldum — ben doğmadan beş yıl öncesine tarihlenmişti. Annem, doğum yapan anne olarak listelenmişti.

Dosyada annemin el yazısıyla yazılmış bir not vardı.

Genç olduğunu, evli olmadığını ve ilk kızını vermeye zorlandığını yazmıştı. Bebeği kucağına almasına bile izin verilmemişti. Unutması ve bir daha asla bu konudan söz etmemesi söylenmişti.

Ama o hiç unutmamıştı.

Bulduğum her şeyi Meryem’e gönderdim. Bir DNA testi yaptırdık.


Gerçeği doğruladı.

Biz öz kardeştik.

İnsanlar bunun mutlu bir kavuşma olup olmadığını soruyor.
Değildi.

Bu, sessizlikle şekillenmiş hayatların enkazında ayakta durmak gibiydi.

Kayıp on yılları geri almaya çalışmıyoruz.
Sadece birbirimizi tanımayı öğreniyoruz — yavaşça, dürüstçe.


Annemin üç kızı vardı.

Birini vermek zorunda kaldı.
Birini kaybetti.
Birini ise sessizlikle sarıp sarmalayarak büyüttü.

Acı, sırları mazur göstermez —
ama bazen onları açıklar.

Bunlar da İlginizi Çekebilir