Berrin’i düşündüm.
Onunla yaptığımız bütün konuşmaları, düğünü erkene alma planlarımızı, benim ölümümden sonra İdilay’ın ne yapacağını geceleri fısıltıyla tartıştığımız saatleri düşündüm.
“Bunu üç ay önce öğrendiğinizi söylediniz.”
Selçuk sustu.
“Üç ay önce Berrin hayattaydı.”
Bu cümleyi söylemek boğazımı yaktı.
“Evet.”
“Neden bana söylemediniz?”
“Çünkü ilk iki doğrulama sonucunun da yanlış çıkmasından korktum. Sana umut verip sonra onu geri almak istemedim.”
Ayağa kalktım.
“Benim umut konusunda karar verme hakkım yok muydu?”
Selçuk cevap veremedi.
Dosyayı masanın üzerine bıraktım ve odadan çıktım
Hastaneden eve kadar nasıl gittiğimi hatırlamıyorum. Tek bildiğim, kapıyı açtığımda İdilay’ın salonda yerde oturmuş resim yaptığıydı.
Beni görünce hemen ayağa fırladı.
“Baba?”
Evlat edinme kararından sonra bana ilk kez böyle seslenmişti. O kelimeyi her duyduğumda içimde bir yer sızlıyordu.
“Doktor ne dedi?”
Ceketimi çıkarmadan karşısına oturdum.
Sözcükleri bulamıyordum.
İdilay yüzüme baktı ve bir anda ağlamaya başladı.
“Çok mu az kaldı?”
O anda ne kadar büyük bir hata yaptığımızı fark ettim. Bu çocuk aylardır her hastane dönüşümde ölüm haberimi bekliyordu.