“Anne!” diye bağırdı Elif. Sesi kırılmıştı, ayakları su birikintilerinin içinde şapırdayarak bana doğru koşuyordu.

Onu hemen kucağıma aldım. Üzerindeki ıslak kıyafetlerin ağırlığını hissettim. Titriyordu. Onu öyle sıkı sardım ki kalp atışını kendi kalbimde hissedebiliyordum.

“Buradayım,” diye fısıldadım. “Yanındayım. Artık güvendesin.”


Yüzünü omzuma gömdü ve hıçkıra hıçkıra ağladı. Biraz sonra başını kaldırdığında kirpikleri gözyaşı ve yağmurdan birbirine yapışmıştı.

“Anneannemle dedem… beni bıraktılar,” diye fısıldadı.

Göğsümde bir şey keskin ve soğuk bir hale dönüştü.

Ayşe Hanım beni geç aradığı için özür diliyordu, “durumun ne olduğunu tam bilmiyordum” diyordu ama kulaklarımda uğuldayan sesten dolayı söylediklerini zar zor duyuyordum. Yine de ona teşekkür ettim. Çünkü o olmasaydı Elif burada tamamen yalnız kalacaktı.

Arabaya geçtiğimizde kaloriferi sonuna kadar açtım ve Elif’i montuma sardım. Dişleri istemsizce takırdıyordu. Emniyet kemerini dikkatlice bağladım, alnındaki yağmur damlalarını sildim.


“Bana ne olduğunu anlat,” dedim olabildiğince yumuşak bir sesle.

Elif burnunu çekti.
“Her zamanki gibi geldiler. Gümüş renkli arabalarıyla. Ben de koşarak yanlarına gittim.”

Sesi titriyordu ama her detayı anlatmak ister gibi konuşmaya devam etti.

“Kapıyı açacaktım… ama anneanne kapıyı açmadı. Camı biraz indirdi.”

Direksiyonu tutan ellerim sıkıldı.


“Ne dedi canım?”

Elif’in gözleri yine doldu.

“‘Yağmurda başıboş bir çocuk gibi yürüyerek git,’ dedi.”

Sanki biri bana tokat atmış gibi hissettim. Bu sözlerin sertliğine alışık olabilirdim… ama bunun bir çocuğa, benim altı yaşındaki kızıma söylenmiş olması içimi parçaladı.

“Peki deden?” diye sordum, cevabı duymaktan korkarak.

Bunlar da İlginizi Çekebilir