Güncel Yazık adama ya
Oğlumun düğünü için 200 bin lira ödedim. Resepsiyonda mikrofonu eline aldı ve “Öncelikle gerçek anneme teşekkür etmek istiyorum,” dedi. Sonra dönüp kayınvalidesine teşekkür etti. Ağlamadım, bağırmadım; sadece sessizce izledim. Ve iki yüz davetli aynı anda bana döndü. O an içimde bir şeyin koptuğunu hissettim.
Adım Sevim. Yetmiş yaşındayım ve neredeyse yarım yüzyıl boyunca birinin annesi olduğuma inandım. Emre beş yaşındayken bana geldi. Anne babası Ankara’nın dışında geçirdikleri bir kazada hayatını kaybetmişti. Ben yirmi beş yaşında, küçük bir evde yaşayan bir fabrika işçisiydim ama onu kollarıma verdiklerinde hiç tereddüt etmedim. Ona her şeyimi verdim: zamanımı, paramı, gençliğimi, uykusuz gecelerimi ve yarım kalan hayallerimi.
Yıllarca onun da bunu bildiğine inandım. Ta ki on sekiz yaşında, evlat edinildiğini söylediğimde gözlerini televizyondan ayırmadan, “Zaten gerçek annem olmadığını tahmin ediyordum,” diyene kadar. O gün ilk çatlak oluştu. Düğünde ise o çatlak tamamen kırıldı.
Ve herkes o gece benim ne kaybettiğimi sandı.
Ama kimse, üç gün sonra benim neyi geri alacağımı bilmiyordu.
Düğünden sonra kimse benimle konuşmadı. Konuşmak isteyenler de nasıl konuşacağını bilemedi. Bazıları başını öne eğdi, bazıları sahte bir tebessümle “çok güzeldi” demekle yetindi. Kayınvalide tarafı zaten beni hiç fark etmemişti; o gece de istisna olmadı. Ben çantamı aldım, kimseye veda etmeden salonu terk ettim. Emre beni görmedi bile. Zaten görseydi de bakmazdı.
Eve döndüğümde ayakkabılarımı çıkarmadan mutfağa geçtim. Işığı yakmadım. Karanlıkta oturup uzun süre buzdolabının uğultusunu dinledim. Yıllardır her zor gecede yaptığım gibi, kendime çay koymadım. O gece sıcak bir şey içmek istemiyordum. İçimdeki soğukla baş başa kalmak istedim.
Ertesi gün kimse aramadı. Ne Emre, ne gelini, ne de düğünde beni alkışlayan o yüzlerce insandan biri. Sanki bir gecede silinmiştim. Üçüncü gün sabahı ise erkenden uyandım. Aynaya baktım. Gördüğüm yüz yorgundu ama kararsız değildi. O an, ne yapacağımı çok net biliyordum.
Önce bankaya gittim. Aynı banka, üç ay önce titreyen ellerle 200 bin lirayı çektiğim yer
Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz..
Bu kez ellerim sakindi. Görevliye, “Emeklilik hesabımın detaylı dökümünü istiyorum,” dedim. Şaşırmadı. İnsanlar genelde bir şeyleri geri almak istediklerinde böyle sakin olurlar. Dosyayı elime aldığımda içimden bir şey geçti: Bunu ona borçlu değilsin.

Sonra eve döndüm ve yıllardır dokunmadığım dosyaları çıkardım. Emre’nin çocukluk belgeleri, okul kayıtları, mahkeme evrakları, evlat edinme kararları… Hepsi düzenliydi. Çünkü ben dağınık bir anne olmamıştım hiç. Hayatımı ona göre planlamıştım. Şimdi ise aynı düzeni, kendim için kullanacaktım.

Dördüncü gün Emre aradı. Sesi mesafeliydi. “Düğünden erken çıkmışsın,” dedi. Özür yoktu. Açıklama yoktu. Sadece bir tespit. “Yoruldum,” dedim. “Biraz dinlenmek istedim.” Sessizlik oldu. Sonra, “Ashley merak etti,” dedi. İçimden güldüm ama sesim çıkmadı. “Merak etmeyi öğrenmiş,” dedim sadece.

Telefonu kapattıktan sonra bilgisayarımı açtım. Bir e-posta yazdım. Kısa, resmi ve nettı. Konu başlığı şuydu: “Evlatlık Sözleşmesi ve Mali Düzenlemeler”. Emre’ye değil, bir avukata gönderdim. Yıllar önce bir komşumun boşanma sürecinde tanıştığım, güvenilir bir kadındı. Dosyaları ekledim. Sonuna da tek bir cümle yazdım: Artık susmak istemiyorum.

Bir hafta sonra onun ofisindeydim. Belgeleri inceledi, başını salladı. “Yıllarca maddi ve manevi destek sağlamışsınız,” dedi. “Ama yetişkin bir birey için artık hukuki bir zorunluluğunuz yok.” Bunu zaten biliyordum. Ben zorunluluktan değil, tercihten bahsediyordum. “Ben sadece geri almak istiyorum,” dedim. “Paramı değil. Kendimi.”

Avukat bana baktı. “Bazen en büyük güç, geri çekilmektir,” dedi. O gün ilk kez ağladım. Sessizce, kimseye göstermeden. Çünkü ilk kez biri bana güçlü olduğumu söylemişti.

Sonraki günler hızlı geçti. Emre aradı, mesaj attı, hatta kapıma geldi. Kapıyı açmadım. “Anne,” diye seslendi. O kelimeyi ağzından duymak artık canımı acıtmıyordu. Çünkü ne anlama geldiğini kendisi boşaltmıştı. Camdan baktım. Oradaydı ama yalnızdı. Carol yoktu. Ashley yoktu. Sadece benim büyüttüğüm ama artık tanımadığım bir adam.

İki ay sonra vasiyetimi değiştirdim. Büyük bir servetim yoktu ama küçük bir evim, birikimlerim ve yıllarca sakladığım emeklerim vardı. Hepsini, yıllardır gönüllü çalıştığım çocuk esirgeme kurumuna bıraktım. Adımı yazdılar. Bir odaya değil, bir burs fonuna. “Sevim Yılmaz Eğitim Desteği.” İçim rahatladı. Çünkü en başta yaptığım şeyi, doğru yere geri vermiştim.

Emre bunu öğrendiğinde çılgına döndü. Bu kez sesi öfkeliydi. “Beni cezalandırıyorsun,” dedi. “Hayır,” dedim. “Ben kendimi ödüllendiriyorum.” Cevap veremedi. Çünkü ilk kez, onun merkezde olmadığı bir cümle kurmuştum.

Aylar geçti. Hayatım sessiz ama huzurlu bir ritme girdi. Sabahları erken kalkıyor, yürüyüş yapıyor, çiçeklerle ilgileniyordum. Gençliğimde ertelediğim her şeyi, şimdi yavaş yavaş yerine koyuyordum. Kimseye borçlu değildim. Kimseye kanıtlamam gereken bir şey kalmamıştı.

Bir gün posta kutusunda bir davetiye buldum. Emre ve Ashley’nin ev partisi. Altında el yazısıyla bir not: “Gelirsen seviniriz.” Davetiyeyi kapattım. Uzun süre baktım. Sonra çöpe attım. O gün anladım: Affetmek gitmek demek değilmiş. Bazen affetmek, dönmemeyi seçmekmiş.

Yıllar sonra, bir törende adım anons edildi. Burs alan çocuklardan biri sahneye çıktı. Mikrofonu eline aldı. “Beni hiç tanımayan ama bana inanan birine teşekkür etmek istiyorum,” dedi. Gözlerim doldu. Salon doluydu ama bu kez kimse bana acıyarak bakmıyordu. Saygıyla bakıyorlardı.

Eve dönerken şunu düşündüm: Annelik bazen bir çocuğu büyütmek değil, ondan vazgeçebilecek kadar kendini sevebilmekmiş. Ben o düğünde bir şey kaybetmedim. Orada sadece, bana ait olmayan bir yükü bıraktım.

Bunlar da İlginizi Çekebilir