Güncel Müjdat gezen

Oğluma ev aldım ama meğer başımıza dert almışım


Eşim Levent le yıllarca çalışıp çabaladık, oğlumuz Serkan Ankara’da üniversiteyi bitirip işe girince ona Çankaya’da huzurlu bir ev aldık. 3+1, bahçeli, sıcak bir yuva…

Tapusu bizdeydi ama Serkan orada kendi düzenini kursun istedik. Her şey mükemmel gidiyordu, ta ki hayatına Melis girene kadar.

Melis’in lüks tutkusu ve gösteriş merakı daha ilk günden bizi huzursuz etmişti ama asıl bomba nişan yemeğinde patladı. Melis’in annesi Gönül Hanım, daha

kapıdan girer girmez evi küçümsemeye başladı:

“Burada mı yaşayacaklar? Burası bekâr evi gibi, benim kızım buna layık değil!”

Bununla da kalmadı, asıl niyetini masada açık açık söyledi: “Bu evi satın, İncek’ten lüks bir siteye geçsinler ama tapuyu da çocukların üzerine yapın!”



O an eşim Levent ile göz göze geldik. Serkan sustu, Melis annesinin ağzının içine baktı. Gönül Hanım’ın derdinin yuva kurmak değil, bizim yıllann birikimi olan tapunun üzerine konmak olduğu belliydi.

O gece kimsenin beklemediği bir karar aldık. Öyle bir hamle yaptık ki, hem dünürümüzün hem de müstakbel gelinimizin maskesi saniyeler içinde düştü. Serkan ise hayatının en büyük şokuyla karşı karşıya kaldı…



Peki, o gece ne söyledik? Gönül Hanım’ın gerçek yüzü nasıl ortaya çıktı?

O akşam Ankara’nın ayazı sadece camların dışındaydı sanıyordum ama meğer o masanın tam ortasına, Gönül Hanım’ın buz gibi bakışlarıyla yerleşmişti. Levent,

elindeki çatalı yavaşça tabağının kenarına bıraktı. O an eşimin o “fırtına öncesi sessizliğini” tanıdım. Ben ise boğazımdaki o koca düğümü yutkunmaya çalışıyordum.

Gönül Hanım, parmağındaki abartılı taşlı yüzüğüyle oynayarak, “Yani,” dedi, “Gençlerin geleceğini düşünmek lazım. Çankaya’nın bu eski binalan artık miadını

doldurdu. İncek’teki o rezidanslar tam Melis’in zarafetine uygun. Hem tapuyu onların üzerine yaparsanız, kendilerini güvende hissederler. Malum, devir ekonomi devri.”

Melis, annesinin bu sözlerini onaylarcasına Serkan’ın koluna girdi ve gözlerinin içine baktı. Serkan ise başını öne eğmişti. O an içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim….Devamını okumak için diğer sayfaya gecebilirisniz..
Biz o evi alırken Serkan’ın geleceğini, alın terimizi, yılların birikimini koymuştuk ortaya; onlar ise o emeği bir “güvence” pazarlığına dönüştürmüştü.

Levent boğazını temizledi ve o sakin ama sarsılmaz sesiyle konuştu:

“Gönül Hanım, haklısınız. Ekonomi devri. Biz de bu akşam tam bunu konuşacaktık. Aslında biz Serkan’a söylemedik ama İstanbul’daki işlerimiz beklediğimiz gibi gitmiyor. Emeklilik planlarımızı öne çekmeye karar verdik. Bu yüzden bu evi satma kararı aldık ama İncek’ten ev almak için değil.”

Masaya bir sessizlik çöktü. Melis’in yüzündeki o yapmacık gülümseme yavaş yavaş dondu. Gönül Hanım kaşlarını çattı. Levent devam etti:



“Bu evi satıp parasını bankaya koyacağız. Gelen faizle de ben ve hanım, Ege’de küçük bir yere yerleşip emekliliğimizin tadını çıkaracağız. Serkan artık koca adam, kendi ayaklan üzerinde durabiliyor. Melis gibi ‘kaliteyi seven’ bir hanımefendiyle evleniyorsa, ona layık hayatı kendi imkanlarıyla sunacaktır eminim. Biz de düğünde altınımızı takar, duamızı ederiz.”

Gönül Hanım’ın yüzü bir anda kireç gibi oldu. “Nasıl yani? Ev onlara kalmayacak mı?” diye sordu, sesi artık o kadar da zarif gelmiyordu.



“Hayır,” dedim ben de söze girerek. “Eğer bu ev Melis için yeterince iyi değilse, çocuklarımızı burada zoria oturtup onian mutsuz etmeye hakkımız yok. Serkan

kendi evini tutar, eşini de istediği o lüks sitelere götürür. Biz Serkan’a güveniyoruz.”

O gece o yemekten sonra olanlar tam bir ibret vesikasıydı. Gönül Hanım ve Melis, nezaket maskelerini vestiyerde unutup gitmişlerdi. Melis, “Ben bu şartlarda evienemem, geleceğim garanti altında olmalı” diye ağlama krizlerine girdi. Gönül Hanım ise “Bizi buraya bu döküntü ev için mi çağırdınız?” diyerek gerçek yüzünü gösterdi. Serkan şaşkındı, bir yanda sevdiği kadın, diğer yanda ömrünü ona adayan ailesi…

Ertesi gün Serkan’ı karşımıza aldık. Ona gerçekten işlerimizin kötü gitmediğini ama bir test yapmamız gerektiğini anlattık. “Oğlum,” dedi Levent, “Biz bu evi sana veririz, canımız feda. Ama seninle değil de senin tapunla evlenmek isteyen bir aileye bu emeği yedirmeyiz. Eğer Melis seni seviyorsa, seninle 1 + 1 kiralık bir evde de mutlu olur. Eğer derdi ‘İncek’teki tapu’ ise, o zaman sen Serkan olduğun için değil, bir mülk sahibi olduğun için değerlisin demektir.”



Serkan bir hafta boyunca bizimle konuşmadı. Ankara’da kaldı, Melis ile görüştü. Biz İstanbul’a döndük ama kulağımız hep ondaydı. Kızım Lale, bir akşam yanıma gelip, “Anne, Melis’in annesinin sosyal medya hesaplarını inceledim. Kadın sürekli lüks hayat paylaşıyor ama oturdukları ev aslında ipotekliymiş, babasının şirketi de zordaymış. Yani aslında senin evi satıp parayı kendi üzerlerine geçirme ya da o evi teminat gösterme peşindeler,” dedi.

Duyduklarım karşısında ürperdim. Meğer “şıklık” ve “zarafet” dedikleri şey, bizim emeğimizin üzerine kurulmuş bir borç batağını kapatma operasyonuymuş.

Bir ay sonra Serkan kapımızda belirdi. Elinde küçük bir valiz, gözleri kan çanağı gibi… Melis, “Evin tapusu düğün günü masaya gelmezse bu iş biter” demiş, Gönül Hanım ise Serkan’ı yetersizlikle suçlamıştı. Serkan o an her şeyi anlamıştı.



“Anne, baba… Özür dilerim,” dedi Serkan, boynumuza sarılarak, “Ben zarafeti kıyafetlerde, görgüyü pahalı latte’lerde sanmıştım. Ama asıl zarafet sizin onca yıl bana kimseye muhtaç olmadan yaşatmanızmış. Meğer ben bir yuva değil, bir vitrin kurmaya çalışıyormuşum.”

O gün Serkan o evi boşalttı. Biz evi satmadık, gerçekten de kiraya verdik. Serkan ise Ankara’da daha küçük, mütevazı bir daire kiraladı. Kendi maaşıyla, kendi mobilyalarını aldı. Melis ve annesi mi? Onlar yeni bir “yatırımlık damat” adayı bulmak için çoktan başka sulara yelken açmışlardı bile.

Aradan bir yıl geçti. Geçen hafta Serkan bizi aradı. Sesi hiç olmadığı kadar huzurlu geliyordu. “Anne,” dedi, “İş yerinden bir arkadaşımla nişanlandık. Adı Elif.

Senden tek bir isteği var; nişan yemeğini o eski evde, senin yaptığın zeytinyağlılarla yemek istiyor. O evin ruhu var anne, senin emeğin var diyor.”

Gözlerim doldu. O an anladım ki, bir evi “malikane” yapan şey ne metrekaresi, ne de bulunduğu semtti. Bir evi gerçek bir yuva yapan şey, içindeki insanların birbirinin tapusuna değil, kalbine bakmasıydı.

Emanet çatı artık sadece bir beton yığını değildi; bizim için doğruluğun, sabrın ve gerçek sevginin sınavından geçmiş bir kaleydi. Artık huzurla emekli olabiliriz, çünkü biliyoruz ki evladımız mülkün değil, emeğin ve vefanın kıymetini öğrendi.

Bunlar da İlginizi Çekebilir