Bu cümle havada bir zehir gibi asılı kaldı. Elif’in sözlerini tekrar duydum: Tatili mahvettiğimi söylediler. "Onu terk ettiniz çünkü size ayak bağı oluyordu," dedim sessizce.
Rüya gözlerini devirdi. "Planlarımız vardı. Ege çok heyecanlıydı. Öylece her şeyi..." "Kes," diye sözünü kestim. Sesim yüksek değildi. Olmasına gerek de yoktu.
İlk kez Deniz’in yüzünde bir belirsizlik gördüm. Pişmanlık değil, sadece bu işin gerçekten ciddi sonuçlar doğurup doğurmayacağından emin olamamanın verdiği bir huzursuzluk.
Komiser Selim onlara belgeleri uzattı. "İfadeniz alınacak. Dava açılması muhtemel. Velayet durumuna çocuk esirgeme kurumu karar verecek." O kelime her şeyi değiştirdi. Velayet.
Daha sonra hastanede Elif yatağında dik oturmuş, yavaşça su içiyordu. Beni görünce hemen elini uzattı. "Babaanne... Geri mi geliyorlar?" Sadece bir saniye tereddüt ettim. "Evet," dedim. "Ama bekledikleri şekilde değil." Kaşlarını çattı. "Başım belada mı?" Bu beni bir kez daha yıktı. "Hayır canım," dedim. "Sen hiçbir şey yapmadın. Hiçbir suçun yok."
Takip eden hafta boyunca her şey çözülmeye başladı. Komşular öne çıktı. Eski bakıcılar hikayelerini anlattı. Öğretmenler; Deniz’in "yeni aile dinamiği" odağını Ege’ye kaydırdığından beri cevapsız bırakılan aramaları, unutulan okul etkinliklerini ve artan ihmalleri rapor etti.
Bu tek bir anlık bir hata değildi. Bu bir alışkanlıktı. Ve şimdi hepsi kayıt altındaydı.
Soruşturma süresince Deniz’in Elif’le görüşmesi yasaklandı. Rüya ailesinin yanına taşındı. Gemi şirketi, güvenlik görüntülerini ve yolcu davranış kayıtlarını inceledikten sonra kendi raporunu sundu.
Ama en can alıcı an üç hafta sonra geldi. Elif ile balkonda otururken nihayet sordu: "Beni hâlâ seviyorlar mı?"
Kelimelerimi dikkatle seçtim. "Bence onlar, hayatlarının nasıl görünmesini istiyorlarsa onu seviyorlardı," dedim. "Ve ellerindeki asıl hazineyi unuttular."
Ağlamadı. Sadece bana yaslandı. Bu kadarı yeterliydi.