“Abla,” dedi, “bunu unutmayacağız.”
O gece sandığım kadar zor geçmedi. Tezgâhın arkasında durup göz kulak oldum, onlar masaları topladı, bulaşıkları taşıdı. Birlikte çalışmak, yabancılığı hızla eritti.
Saat ilerledikçe fırtına daha da şiddetlendi. Elektrikler iki kez gidip geldi. Üçüncüsünde tamamen kesildi.
Karanlıkta kaldık.
Bir anlık panik oldu. Sonra içlerinden biri kamyonundan getirdiği el fenerlerini dağıttı. Bir diğeri, termosundan sıcak çay çıkardı. Mumları yaktık. Lokanta loş bir sığınaga dönüştü.
“Geceyi burada geçiririz,” dedim. “Arka tarafta eski depo var. Temizleriz.”
Kimse itiraz etmedi. Hatta biri gülerek, “Otelde bundan iyidir,” dedi.
İlk gece böyle geçti.
Ama fırtına dinmedi.
Sabah uyandığımızda kapı karla kapanmıştı. Camdan baktığımda kamyonların yarısının tekerlekleri görünmüyordu bile. Telefonlar çekmiyordu. Radyo sadece cızırtı veriyordu. Kasabayla bağlantımız kopmuştu İkinci gün başladı.
Yemek stoğumu kontrol ettim. İki gün idare ederdik, belki biraz daha. Adamlar bunu fark etmiş olacak ki hiç talepkar olmadılar. Kimi patates soydu, kimi ekmek dilimledi. Biri sobayı tamir etti, diğeri kapının önünü kürekle açmaya çalıştı ama nafileydi.
Öğleden sonra dışarıdan bir ses geldi. Önce rüzgâr sandık. Sonra tekrar duyduk: bir bağırsı.
Pencereye koştum. Karın içinde bir araba vardı. Yan yatmıştı. İçinde genç bir kadın ve küçük bir çocuk…
O an lokantadaki herkes aynı anda hareket etti. Montlar giyildi, ipler alındı, battaniyeler çıkarıldı. Kamyon şoförleri, sanki bunu binlerce kez yapmış gibi, karın içine daldı. Dakikalar sonra kadını ve çocuğu içeri taşıdılar. Çocuk titriyordu, dudakları mosmordu.

Bunlar da İlginizi Çekebilir