Kızının kayboluşundan sekiz yıl sonra bir anne, bir adamın kolundaki dövmede kızının yüzünü tanır. Dövmenin ardındaki gerçek ise onu hayatının en sarsıcı gerçeğiyle yüz yüze bırakır.

Temmuz sıcağının kavurduğu bir öğleden sonra, Antalya’nın en işlek plajı cıvıl cıvıldı. Çocuklar kumdan kaleler yapıyor, aileler şemsiyelerin altında serinlemeye çalışıyor, simitçilerin ve mısır satıcılarının sesleri dalga uğultusuna karışıyordu. O gün Elif Hanım için sıradan bir yaz günüydü. Eşi Mehmet Bey gazeteye göz atıyor, on yaşındaki kızı Zeynep ise deniz kenarında küçük kovasıyla oynuyordu.

Her şey bir anlık dalgınlıkla oldu.

Elif Hanım çantasındaki şapkayı almak için arkasını döndü. Belki beş saniye. Belki on. Yeniden baktığında Zeynep yerinde yoktu.

Önce telaşlanmadı. “Kesin diğer çocukların yanına gitti,” diye düşündü. Fakat birkaç dakika içinde sesi titremeye başladı. Sahili baştan sona dolaştı. İsmini defalarca haykırdı. Mehmet Bey koşarak etrafa bakındı. İnsanlara sorular sordular. Kimse görmemişti.

Anons yapıldı. Polis ve sahil güvenlik geldi. Deniz tarandı. Güvenlik kameraları incelendi. Ama hiçbir iz bulunamadı. Ne terliği ne de her yere götürdüğü bez bebeği…

Zeynep sanki o kalabalığın içinde buhar olup uçmuştu.

Haftalarca süren aramalar sonuç vermedi. Aile İstanbul’daki evlerine geri döndü, ama Elif Hanım için hayat orada durdu. Pastanesini açmaya devam etti, çünkü başka türlü ayakta kalamazdı. Ama her sabah dükkânın kepengini kaldırırken gözleri kapıya takılırdı. Belki bugün… Belki şimdi…

Mehmet Bey bu acıya dayanamadı. Üç yıl sonra kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Elif Hanım ise inancını kaybetmedi. Kayıp derneklerine başvurdu, ihbarları takip etti, şehir şehir dolaştı. Umut, onun son nefesine kadar bırakmayacağı bir şeydi.

Aradan sekiz yıl geçti.

Bir Nisan sabahı, hava daha şimdiden ağır ve bunaltıcıydı. Elif Hanım pastanenin kapısında oturmuş, çayından küçük yudumlar alıyordu. Eski model bir minibüs dükkânın önünde durdu. İçeri dört genç girdi. Gürültülü, neşeli bir halleri vardı.

Elif Hanım siparişleri hazırlarken gözleri gençlerden birinin koluna takıldı.

Sağ kolunun iç kısmında bir kız çocuğu portresi dövmesi vardı.

Yuvarlak yüz. İki yandan örgülü saç. Büyük, umut dolu gözler.

Elif Hanım’ın kalbi göğsüne sığmadı. Dizlerinin bağı çözüldü. O yüzü dünyadaki herkesten iyi tanıyordu.

“Evladım…” dedi sesi kısık ve titrek. “Bu dövme… kimin?”

Genç adam önce şaşırdı, sonra yüzü ciddileşti. “Kız kardeşimin,” dedi.

Elif Hanım’ın kulakları uğuldadı. “Adı ne?” diye sordu, nefesini tutarak.

“Zehra,” dedi genç. “Ama küçükken başka bir adı varmış. Bize öyle söylendi.”

Elif Hanım’ın gözleri doldu. “Örgülü saçlarını hiç kesmek istemezdi,” diye fısıldadı. “Denizi çok severdi… Ama derin sudan korkardı.”

Genç adamın yüzündeki ifade değişti. “Siz… nereden biliyorsunuz?”

Elif Hanım titreyen ellerle tezgâhın altından eski, yıpranmış bir fotoğraf çıkardı. Zeynep’in onuncu yaş gününde çekilmiş bir kare. Aynı elbise. Aynı gülüş.

Genç adam fotoğrafa baktı. Rengi attı.

“Bu… bu imkânsız,” dedi. “Onu biz sekiz yıl önce İzmir’de bir bakımevinden aldık. Kimliği yoktu. Travma geçirmişti. Denizden korkuyordu. İsmini hatırlamıyordu.”

Elif Hanım’ın gözyaşları artık saklanamıyordu. “O benim kızım,” dedi. “Zeynep.”

Genç adam hemen telefonuna sarıldı. Bir numara çevirdi. “Ablamı buraya getirebilir misiniz?” dedi titrek bir sesle.

Yarım saat sonra minibüs yeniden dükkânın önünde durdu.

Kapıdan içeri genç bir kadın girdi.

Elif Hanım dünyayı unuttu.

Sekiz yıl büyümüş haliydi. Yüz hatları olgunlaşmıştı ama gözleri… o gözler aynıydı devamı icin sonrki syfaya gecinz...

Bunlar da İlginizi Çekebilir