Babalarının yıllardır anneannelerine baskı yaptığını öğrenince onunla aralarına mesafe koydular.
Aylar sonra Dilek, aynı evin salonunda tek başına oturuyordu.
Duvarlarda hâlâ eski aile fotoğrafları vardı.
Onları indirmedi.
Çünkü o fotoğraflar yalan değildi.
Yalan olan, Murat'ın yıllarca taşıdığı maskeydi.
Nermin Hanım'ın odasını ise hiç değiştirmedi.
Komodinin üzerine küçük bir çerçeve koydu.
İçinde birlikte çekilmiş sade bir fotoğrafları vardı.
Altına da tek bir cümle yazdı:
"Bazen gerçek evlat, aynı soyadını taşıyan değil; son nefesine kadar elini bırakmayandır."
Dilek o gün ilk kez, otuz bir yılın ardından kaybettiği şeyin bir yuva olmadığını anladı.
Çünkü yuva; tapularla, duvarlarla ya da mirasla kurulmazdı.
Yuva, emek veren insanın yüreğinde yaşardı.
Ve Nermin Hanım, geride yalnızca bir ev bırakmamıştı.
Kendi oğlunun açgözlülüğüne karşı, kendisine gerçekten evlatlık yapan kadının onurunu ve geleceğini de korumuştu. Böylece Dilek, hayatının en büyük ihanetini yaşadığı evden ayrılmak zorunda kalmadı; aksine yıllarca sevgiyle emek verdiği yuvada, vicdanı rahat bir şekilde yeni hayatına başladı.