İkiz kız kardeşim Zeynep kaybolduğunda henüz beş yaşındaydım. O günleri hayal meyal hatırlasam da, o kara günün ağırlığı bütün bir ömrümün üzerine çökmüştü. Annem ve babam fabrikada vardiyalı çalışıyorlardı, bu yüzden o gün Zeynep ve benimle anneannem ilgileniyordu. Çok hastalanmıştım; ateşim alev alev yanıyor, nefes almakta bile zorlanıyordum. Anneannem, ben yorgunluktan sızana kadar başucumda ıslak bezlerle bekledi. O sırada içindeki enerjiye sığamayan Zeynep, o çok sevdiği kırmızı plastik topuyla oynamak için dışarı fırlamış. Sonrası uçsuz bucaksız bir karanlık... Anneannem beni uyuttuktan sonra bahçeye çıkıp Zeynep’i içeri çağırmış, ancak karşılığında duyduğu tek şey rüzgarın sessizliği olmuş.

Polis günlerce, aylarca her yeri aradı. Göller, ormanlar, kasabanın terk edilmiş evleri... Aylar süren umutsuz bekleyişin ardından, polis aileme Zeynep'in ölü bulunduğunu söyledi. O yaşta ölümü pek kavrayamıyordum ama evin içindeki o boğucu atmosferi çok iyi hissediyordum. "Zeynep nerede bulundu? Ne zaman oldu? Nasıl oldu?" diye annemi her darladığımda beni öfkeyle geçiştirirdi. "Bunları bilmene gerek yok, bana bunu sürekli sorarak acımı deşiyorsun, beni yaralıyorsun!" diye bağırırdı. Ben de bir daha hiç sormadım. Ne bir cenaze töreni hatırlıyorum ne de küçük bir mezar taşı. O, hayatımızdan aniden silinip gitmişti.

Bu olayın üzerinden tam 68 uzun yıl geçti. Kendi yuvamı kurdum, çocuklarım, torunlarım oldu ve dışarıdan bakıldığında kusursuz, harika bir hayat yaşadım. Adım Elif, başarılı bir kariyere ve sevgi dolu bir aileye sahip şanslı bir kadındım. Ancak Zeynep'in hayaleti, onun o neşeli kahkahası beni bir gün olsun yalnız bırakmadı.

Geçtiğimiz günlerde, en büyük torunumun üniversiteyi kazanması vesilesiyle onu ziyaret etmek için başka bir şehre uçtum. Yaşadığım onca telaşın ardından kısa bir mola vermek istemiştim. Bir sabah, torunum dersine gitmek için evden çıkınca, ben de otele yakın, küçük, şirin bir lokal kafeye gittim ve kendime bir kahve almak için sıraya girdim. Hayatımın en büyük şokunu yaşayacağımdan habersiz, sıradan bir sabahtı.

Birden önümden bir ses duydum. Benim sesimdi bu! Kendi ses tonumu, kendi vurgularımı duymak beni irkiltti. Kadın kasada durmuş, paket kahvesini alıyordu. Bana doğru döndüğü an kanım damarlarımda dondu. Nefesim kesildi, kalbim göğüs kafesimi kırıp çıkacakmış gibi atmaya başladı. Karşımda duran kadın; aynı ses, aynı yüz, aynı göz çizgileri ve aynı yaş... Sanki yıllanmış bir aynanın karşısında kendime bakıyordum grsele ilerleyn devamı sonraki sayfada....
Bayılacak gibi oldum, dizlerimin bağı çözüldü. Bu nasıl mümkün olabilirdi?! Orada o anın şokuyla öylece dikilemezdim; titreyen elimi uzatıp kadının omzuna hafifçe dokundum. Kadın bana döndü, göz göze geldik. Gözlerindeki o dehşeti, şaşkınlığı görebiliyordum; o da en az benim kadar sarsılmıştı. Kendi yüzüne bakan bir yabancıyla karşılaşmak onu da dondurmuştu.

Sesim titreyerek, kelimeleri ağzımda yuvarlayarak zorlukla fısıldadım: "Aman Tanrım... Zeynep, sen misin? Ama nasıl...?"



Kadının elindeki kahve bardağı titredi, az kalsın yere düşecekti. "Zeynep mi?" dedi pürüzlü, şaşkın bir sesle. "Benim adım Ayla. Siz... Siz kimsiniz? Neden bana bu kadar benziyorsunuz?"



Kafedeki çalışanların yardımıyla bir masaya oturduk. Karşılıklı iki bardak su içtikten sonra konuşmaya başladık. Benim adımın Elif olduğunu, 68 yıl önce öldüğü söylenen bir ikizim olduğunu anlattım. Ayla’nın gözleri doldu. Derin bir nefes alıp çantasının sapını sımsıkı kavradı. "Ben evlatlığım," dedi yutkunarak. "Beni büyüten ailem, beni beş yaşındayken uzak bir yetimhaneden aldıklarını söylediler. Öncesine dair hafızamda hiçbir şey yok. Doktorlar, geçirdiğim büyük bir travma nedeniyle çocukluk anılarımı beynimin sildiğini söylemişti."



O an beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Yetimhane mi? Ama ailem bana onun ölü bulunduğunu söylemişti! Kafede uzun uzun yüz hatlarımızı, ellerimizi, parmak yapımızı, doğum tarihimizi karşılaştırdık. Sol yanağımızdaki o küçük gamze, kaşımızın kavis çizgisi bile aynıydı. Ayla'ya hatırladığım o kırmızı plastik topu sorduğumda gözyaşlarına boğuldu. "Rüyalarımda... Sürekli kırmızı bir topun peşinden koştuğumu görürdüm," diye hıçkırdı. Hiçbir şüphe kalmamıştı. O, benim canım ikizim Zeynep'ti.



Bu mucizevi kavuşmanın ardından içimizi kemiren o karanlık soru ortaya çıktı: Ailemiz neden böyle korkunç bir yalan söylemişti? Neden kardeşimi ölü gösterip benden saklamışlardı? Zeynep ve ben bu sırrın peşini bırakmamaya karar verdik. Ailem yıllar önce vefat etmişti ama doğup büyüdüğümüz o eski ahşap eve geri döndük. Ev satılmamış, öylece boş duruyordu.



Günlerce tozlu rafları, paslı dolapları aradık. Sonunda tavan arasında, annemin eski çeyiz sandığının en dibine gizlenmiş, asma kilidi küflenmiş küçük bir ahşap kutu bulduk. Kilidi bir çekiç yardımıyla kırdık. İçinden sararmış evraklar ve annemin yıllar boyu tuttuğu bir günlük çıktı.
Sayfaları çevirirken gözyaşlarımıza hakim olamıyorduk. 1956 yılına ait, mürekkebi gözyaşlarıyla dağılmış o lanetli sayfayı bulduğumda nefesim kesildi. Gerçek, o kadar acımasız ve korkunçtu ki mideme kramplar girdi.



Annem günlüğüne şöyle yazmıştı: "Elif o gün çok hastaydı. Doktorlar yaşama şansının kalmadığını, tek umudunun yurt dışından getirilecek pahalı bir ilaç tedavisi olduğunu söylediler. Cebimizde beş kuruşumuz yoktu. Çaresizlikten delirmek üzereyken, kasabaya zengin ama çocukları olmayan bir aile geldi. Zeynep'i sokakta top oynarken görmüş ve hayran kalmışlar. Bize bir teklifle geldiler... Elif'in hastane masraflarını, o pahalı tedaviyi karşılayacaklardı. Ama bir şartla... Karşılığında sağlıklı olan kızımızı, Zeynep'i sonsuza dek onlara verecektik. Elif'i yaşatmak için, Zeynep'i feda ettim. Komşular ve polis sormasın diye de kaybolduğunu, sonra nehirde boğulduğunu uydurduk. Allah beni affetsin, bir evladımı yaşatmak için diğerini kendi ellerimle sattım."



Günlük ellerimden yere kaydı. Zeynep'e, yıllarca Ayla olarak yaşamış ikizime sarıldım ve ikimiz de o tozlu tavan arasında saatlerce ağladık. Benim hayatım, kardeşimin çalınan geleceği üzerine kurulmuştu. Ailemin bana her baktığında hissettiği o derin suçluluk duygusunu, annemin neden bu konuyu hep öfkeyle kapattığını şimdi çok iyi anlıyordum. Hayatım bana ait değildi; o, ikizimin bedeliydi.



Şimdi 73 yaşındaydık. Çalınan 68 yılımızı geri getiremezdik, annemle babama duyduğumuz o tarifsiz öfkeyi kusabileceğimiz bir mezar taşı dışında kimse de kalmamıştı. Ancak bunca yılın karanlığından sonra nihayet güneşe çıkmıştık. Geri kalan ömrümüzde, birbirimizin elini ölüm bizi gerçekten ayırana dek bir daha asla bırakmayacaktık. Yarım asırlık eksik parçam, en ağır bedelleri ödeyerek sonunda bana dönmüştü.

Bunlar da İlginizi Çekebilir