“Hayatım,” dedi kekeleyerek, ellerini teslim olur gibi havaya kaldırıp bana doğru bir adım atarken. “Bana izin ver, her şeyi açıklayabilirim. Bizi öldüreceklerdi! Her şeyi sizin için, bizi korumak için yaptım. Başka çarem yoktu!”
Bana doğru bir adım daha attığında, elime geçen ilk şeyi, müdürün masasında duran ağır, demir kâğıt tutacağını sıkıca kavradım ve ona doğru öfkeyle kaldırdım.
“Bir adım daha atarsan,” diye tısladım, sesim odanın duvarlarında adeta bir aslanın kükremesi gibi yankılandı. “Seni kendi ellerimle o iki yıldır başucunda ağladığım boş mezara gömerim Selim! Sakın yaklaşma!”
Selim’in yüzündeki kan çekildi. Benim gözlerimdeki o saf nefretle karşılaştığında, geri adım atmak zorunda kaldı. Uzaklardan, giderek yaklaşan polis sirenleri duyulmaya başladığında olduğu yere çöktü ve başını ellerinin arasına aldı. Artık ne yalanları kalmıştı ne de kaçacak bir deliği.
O gün, iki yıllık o boğucu karanlık sonsuza dek sona erdi. İnsanlar zamanla acının hafiflediğini söylerler. Belki de yanılıyorlardır. Gerçek acı, canından çok sevdiğinin öldüğünü sandığında değil; en güvendiğin insanın, hayat arkadaşının onu senden çaldığını anladığında başlar. Ama şimdi, sırtıma yaslanmış kızımın o küçük, hızlı kalp atışlarını hissederken bir şeyi çok iyi biliyordum: Bu hayatta hiçbir karanlık, hiçbir yalan onu bir daha benden koparamayacaktı. Hayaletler silinmişti. Yas bitmişti.
Şimdi sadece ben ve kızım vardık.