Oğlum içeri girdiği an, zaman donmuş gibi oldu.
Bir an gelinin yüzündeki öfke silindi, yerini şaşkınlığa bıraktı.
Benim elimde kaşık titriyordu. Koku bütün odaya yayılmıştı.
Oğlum kapıda kaldı, yüzü asıldı.
“Ne oluyor burada?” dedi, sesi buz gibiydi.
Gelin hemen toparlandı.
“Hiç… bir şey yok,” dedi, yapmacık bir gülümsemeyle. “Baban yine sakarlık yaptı da, ben de—”
Oğlum elini kaldırdı, susturdu.
Gözleri bana döndü.
“Baba… iyi misin?”
Ben yutkundum.
“İyiyim oğlum… bir şey yok,” dedim ama sesim çıkmadı, boğazım düğümlendi.
Oğlum adım adım bana yaklaştı, masadaki tabağa baktı. Koku yüzüne vurunca kaşları çatıldı.
“Bu yemek mi? Bu kokuyor… Baba sen bunu niye yiyorsun?”
Ben gözlerimi kaçırdım.
“Ceza verdi…” diye fısıldadım istemsizce.
Oğlum bir anda durdu.
Yüzündeki ifade, öfkeyle inanmazlığın karışımıydı.
“Kim verdi?” diye sordu, ama cevabı biliyor gibiydi. Bakışlarını geline çevirdi. “Sen mi?”
Gelin bir adım geri çekildi.
“Abartılıyor! Sadece—sadece biraz ders olsun diye söyledim. Şaka gibiydi yani!”
Oğlum yumruğunu sıktı.
“Şaka mı?” dedi. “Benim babama bozuk yemek yedirmek şaka mı?”
Gelin sesini yükseltti.
“Bilmiyorsun bile! Bütün gün evin içinde peşimde dolanıyor, her şeyi kırıyor, her şeyi—”
Oğlum bağırmadı. Sessiz konuştu ama o sessizlik gürültüden daha ağırdı.
“Yeter.”