Güncel Özde
Tam on iki saat süren zorlu bir doğumu tek başıma atlatmıştım. Elimi tutan bir kocam ya da bekleme salonunda bekleyen bir annem yoktu. Sadece ben, kalp monitörleri ve ne pahasına olursa olsun korumaya söz verdiğim o küçücük can vardık. Hemşire eşimin yolda olup olmadığını sorduğunda zoraki gülümsedim. "Yakında burada olur," diye yalan söyledim. Burak'ın yokluğunu saklamakta artık çok iyiydim.

Beni tam yedi ay önce, hamile olduğumu söylediğim o gece terk etmişti. Anahtarlarını kaparken, "Senin çocuğunu büyütmek istemiyorum!" diye bağırmıştı. "Ben eğlenmek, gezmek, arkadaşlarımla takılmak istiyorum. Kendimi neden sürekli çığlık atan bir velete bağlayayım ki?" Sonra da sanki ben bir hiçmişim gibi kapıyı çarpıp çekip gitmişti. Ben de derme çatma küçük bir oda kiraladım, bir lokantada çift vardiya çalıştım, her kuruşun hesabını yaptım ve hayatımın paramparça olmasını engellemeye çalıştım.

Dün öğleden sonra oğlum avazı çıktığı kadar ağlayarak doğdu; güçlü, sağlıklı ve kusursuzdu. Aylardır ilk defa gerçekten nefes alabildiğimi hissettim. Sonra doktor onu muayene etmek için yaklaştı. Bebeğime baktı... ve aniden DONAKALDI. Yüzünün rengi tamamen çekilmiş, gözleri yaşlarla dolmuştu.

"Sorun ne?" diye fısıldadım korkuyla.

Sertçe yutkundu. "Babası nerede?"

"Burada değil."

Doktorun sesi titriyordu. "Adı ne?"

Bakışlarındaki o tuhaf ifade kanımı dondurmuştu. "Burak," dedim. "Burak Y."

Odada buz gibi bir sessizlik oldu. Doktorun yanağından bir damla yaş süzüldü. Sonra, duyduğu gerçek nefesini kesmiş gibi yatağımın yanındaki sandalyeye ağır ağır yığıldı. "Bilmen gereken bir şey var..." dedi fısıltıyla. Ama sözünü tamamlayamadan doğumhanenin kapısı aniden ardına kadar açıldı.

İçeri GİREN KİŞİYİ gördüğümde damarlarımdaki kanın tamamen donduğunu hissettim.

Kapının eşiğinde duran kişi... Burak'tı.

Gözlerime inanamıyordum. Kalp ritmimi ölçen monitör aniden hızlanarak odanın içindeki o ölümcül sessizliği keskin bir sinyal sesiyle bozdu. Nefesim boğazımda düğümlendi. Onu en son gördüğümde omuzları dik, gözleri acımasızlık ve bencillikle parlayan, beni dünyanın en değersiz insanıymışım gibi hissettiren o adamdan eser yoktu.

Üstü başı darmadağınıktı. Gözlerinin altı kapkara çökmüş, sol kolu sargılar içinde göğsüne asılmıştı. Bir zamanlar o çok övündüğü pahalı deri ceketi yırtık pırtık, saçları darmadağındı. Kapının pervazına tutunarak zorlukla ayakta duruyordu. Nefes nefeseydi; sanki millerce yol koşmuş gibiydi. Gözleri önce kucağımda huzurla uyuyan o küçücük mucizeye, sonra benim korku dolu yüzüme ve en son da baş ucumda ağlayarak çökmüş olan doktora kaydı.

O an, Burak'ın yüzündeki o dehşet ve şaşkınlık ifadesini hayatım boyunca unutmayacağım. Rengi, tıpkı saniyeler önce doktorun olduğu gibi bembeyaz kesildi. Göz bebekleri büyüdü, dudakları titredi.

"Baba?" dedi fısıltıya benzer, titreyen bir sesle.

Ne? Baba mı?

Zihnim algıladığı bu kelimeyi kabullenmekte zorlanarak duraksadı. Başımı çevirip odaklanmaya çalışarak ikisine de sırayla baktım. Baş ucumda duran, bana az önce "Bilmen gereken bir şey var" diyen bu yaşlı, saygın ve şefkatli doktor... Burak'ın babası mıydı? Ama bu imkansızdı! Burak bana ailesinin o henüz küçük bir çocukken feci bir trafik kazasında öldüğünü söylemişti. Yıllarca bana bu acıklı yalanı anlatmış, yetimhane köşelerinde kimsesiz büyüdüğüne, hayatta benden başka kimsesi olmadığına beni inandırmıştı. Onun o "yaralı ve yalnız" adam imajına aşık olmuş, ona acımış, her şeyimi ona feda etmiştim grsele ilerleyn devamı sonraki sayfada.....
Doktor – adının yaka kartından Kemal olduğunu yeni fark ettiğim adam – yığıldığı sandalyeden yavaşça doğruldu. Gözyaşlarını sildi ama az önce gözlerinde gördüğüm o derin acı ve şaşkınlık, yerini yavaş yavaş kontrol edilemez, büyük bir öfkeye bırakıyordu.

"Sen..." diye fısıldadı Kemal Bey, sesi fırtına öncesi sessizlik kadar ürperticiydi. "Senin o yüzünü bir daha göreceğimi hiç sanmıyordum."

Burak geriye doğru bir adım atarken yutkundu. "Açıklayabilirim," diye kekeledi. Sesi cılız ve korkaktı.

Kemal Bey acı ve alay dolu bir kahkaha attı. "Neyi açıklayacaksın? Beş yıl önce şirketimin bütün kasasını boşaltıp, zavallı annen yoğun bakımda can çekişirken bizi beş parasız bırakıp yurt dışına kaçtığını mı? Annenin senin yüzünden kahrından öldüğünü mü? Yoksa bugün, burada, kendi kanından canından olan bu gencecik kadını ve masum bebeği tıpkı bize yaptığın gibi yüzüstü bıraktığını mı?"

Duyduklarım karşısında beynim uyuşmuştu. Karnıma giren krampları hissetmiyordum bile. Burak, benim tanıdığım o özgür ruhlu, sorumluluktan kaçan adam değildi; kendi ailesini dolandıran, annesinin ölümüne sebep olan, yalanlarla örülü karanlık bir hayat yaşayan aşağılık bir sahtekârdı. Benimle tanıştığında kendini dürüst ama şanssız bir adam olarak tanıtmıştı. Onun o yalanları uğruna gençliğimi, birikimlerimi feda etmiştim.

"Ben..." Burak tekrar bana döndü, gözlerinde o çok iyi bildiğim sahte çaresizlik maskesi vardı. "Seni o gece terk ettikten sonra çok pişman oldum. O gittiğim yerlerde yapamadım. Param bitti, sözde arkadaşlarım tarafından dolandırıldım. Büyük bir kaza yaptım, aylarca yurt dışında kimsesiz bir hastane odasında yattım. Aklımda sadece sen ve bebeğimiz vardı. Vicdan azabından delirecektim. Türkiye'ye döner dönmez seni aradım, eski komşumuzdan buraya yatırıldığını öğrenince de hiç düşünmeden buraya koştum. Lütfen... Bir şans daha ver."

"Yalan söylüyorsun!" diye bağırdım. Sesim, zorlu doğumun verdiği tüm yorgunluğa rağmen o kadar gür ve öfkeli çıkmıştı ki kendi sesime ben bile şaşırdım. "Sen beni karnımdaki bu 'çığlık atan velet' ile o soğuk evde baş başa bıraktın! Sırf gezmek, tozmak, o değersiz hayatını yaşamak için. Hastanede yatmış olman senin karmandır, vicdanın değil!"


Kemal Bey, yani kucağımdaki mucizenin büyükbabası, şefkatle bana doğru döndü. Bana attığı o tek bakışta yılların yorgunluğunu, evlat acısını ve şimdi bulduğu yeni bir umudu görebiliyordum. Sonra kapıda ezik büzük duran, acınası haldeki oğluna döndü.

"Güvenlik!" diye kükredi Kemal Bey koridora doğru. Sesindeki otorite tüm hastanede yankılandı. "Bu adamı hemen dışarı çıkarın. Hastanenin sınırlarından içeri girmesi bile yasaktır!"

İki iri yarı güvenlik görevlisi saniyeler içinde odaya daldı. Burak itiraz etmeye, ağlayarak yatağıma doğru yaklaşmaya çalıştı. "Yapmayın! O benim çocuğum! Lütfen!" diye bağırıyordu. Ancak güvenlik görevlileri onu sağlam kolundan yakalayıp acımasızca dışarı sürüklediler. O koridorda bağırarak uzaklaşırken içimde ona karşı ne bir acıma ne de bir sevgi kırıntısı kalmıştı. Sadece büyük bir boşluk ve rahatlama vardı.
Odada yeniden o derin sessizlik sağlandı. Sadece monitörün ritmik sesi ve bebeğimin hafif nefes alışverişleri duyuluyordu. Oğlum kucağımda usulca kıpırdandı ve o minicik parmaklarıyla hastane önlüğümün kenarını sıkıca kavradı. Sanki beni korumak ister gibiydi.

Kemal Bey ağır adımlarla yatağımın kenarına geldi ve usulca oturdu. Bu kez gözlerinde o karanlık yaşlar değil, aydınlık bir umut ışığı parlıyordu. Yüzündeki sert çizgiler yumuşamıştı.

"Yıllar önce bir oğul kaybettim," dedi titreyen ama son derece güçlü bir sesle. Elini nazikçe uzatıp bebeğimin pamuk gibi saçlarını okşadı. "Oğlumu o karanlığa kurban verdim. Ama bugün... Bugün bir torun ve dürüst, güçlü bir kız çocuğu kazandım." Gözlerimin içine derinden bakarak gülümsedi. "Eğer bana izin verirsen kızım... hayatınız boyunca ikinizi de kimseye muhtaç etmeyeceğim. O adamın açtığı bütün yaraları birlikte saracağız. Artık yalnız değilsiniz."

Kucağımdaki sıcaklığa, oğlumun masum yüzüne baktım. Aylardır süren o karanlık ve korku dolu tünelin sonunda nihayet güneşi görebiliyordum. Derin bir nefes aldım ve başımı sallayarak gülümsedim.

Artık gerçekten nefes alabiliyordum.

Bunlar da İlginizi Çekebilir