Bu benim kız kardeşimdi, düğünüme aylar kala her gün hazırlıklar için beni bir yerlere sürüklüyordu, ben nişanlımla biraz baş başa kalmak istiyordum ama kız kardeşimin bitmek bilmeyen telaşı yüzünden neredeyse hiç yalnız kalamıyorduk. Eğer onun seçtiği organizasyon şirketine gitmezsek küseceğini söylüyor naz niyaz yapıyordu, biz de kırılmasın diye peşinden gidiyorduk. Görüşmediğimiz günlerde de kendi çizdiği davetiye tasarımlarını alıp bize getiriyor, yine saatlerce beraber inceliyorduk. Her zamanki gibi cıvıl cıvıl renkli kıyafetler giyiyor, o kısacık saçını sürekli değişik yapıyor, o tatlı telaş ona çok da yakışıyor, harika görünüyordu.

Neredeyse her günümüz beraber geçiyordu, artık düğün öncesi sakin kalmak neredeyse imkansız hale gelmişti. Büyük gün nihayet gelip çatmıştı... Ama hayalimdeki o gün, hayatımın en büyük kabusu oldu; kız kardeşim düğün günümde, daha ona gelinliğimle bile sarılamadan ansızın vefat etti.

Aradan tam bir hafta geçmişti, acıdan nefes almak bile neredeyse imkansız hale gelmişti. O sabah evde yas tutarken telefonum çaldı, arayan onun ofisteki iş arkadaşıydı. Sesi titriyordu. Bana, "Canım, biliyorum acın çok taze ama senden bir şey isteyeceğim... Kız kardeşin kasasında sana ait bir telefon ve bir not bıraktı. HEMEN OFİSE GEL!" dedi. "Peki," dedim, "Öğleden sonra gelip alırım."

"Olmaz!" diye fısıldadı telaşla, "Biraz işler karışık, kimsenin bizi görmemesi lazım, gece gel," dedi. Şaşırdım, kalbim deli gibi çarpmaya başladı, "Tamam," dedim. "Ama dikkat çekmemek için arka kapıdan gireceksin," diye ekledi.

Gece karanlığı çöktüğünde gizlice şirketin arka otoparkına gittim. Beni orada bekliyordu, yanıma geldiğinde sürekli etrafına bakıyordu, yüzü bembeyazdı ve gözlerinde büyük bir korku vardı. Ofisten içeri gizlice girdik, uzun ve karanlık koridorları geçip kardeşimin odasına ulaştık. Kapıyı yavaşça açtık, içeri girdik ve kapıyı arkamızdan sıkıca kilitledi. Masanın üzerinde duran o siyah telefona ve kan lekeli mühürlü nota bakıyordum... Artık bu korkunç sırrın tam ortasında tamamen yalnızdık...

Odadaki o boğucu sessizliği, iş arkadaşı Aslı'nın titrek nefesleri bozuyordu. "Aç şunu," dedi fısıltıyla, "Bütün hafta boyunca o kasayı açmaya cesaret edemedim. Şifreyi sadece senin doğum tarihin olarak tahmin etmiştim ve yanılmamışım. Ama içindekilere dokunmadım, yemin ederim."


Ellerim titreyerek masaya yaklaştım. Gözüm ilk olarak zarfın üzerindeki pas rengine dönmüş, kurumuş kan lekesine takıldı. Zarfın üzerindeki mühür kırılmamıştı. Zarif, ince el yazısıyla sadece benim adım yazıyordu: Bahar. Gözyaşlarım yeniden yanaklarımdan süzülürken zarfı yırttım. İçinden çıkan tek sayfalık notu okumaya başladığımda, odanın içindeki oksijenin bir anda tükendiğini hissettim.


"Canım ablam. Eğer bunu okuyorsan, korktuğum başıma gelmiş ve o büyük günde senin yanında olamamışım demektir. Beni affet. Sana bunları daha önce anlatmalıydım ama o kadar mutluydun ki, gülümsemeni çalmaya cesaret edemedim. Benim ölümüm bir kaza değil. Bir süredir takip ediliyordum. Şirketteki bazı karanlık işleri, kara para aklamalarını ve sahte hesapları tesadüfen öğrendim. İşin en kötü yanı... bu ağın başında senin çok güvendiğin, hayatını birleştirmek üzere olduğun o adam var. Nişanlın, Kerem. Seni sadece paravan olarak kullanıyor. Şirketin bazı hisselerinin senin üzerine geçirilmesinin sebebi buydu. Yanındaki telefonda ona ait ses kayıtları, banka dekontlarının fotoğrafları ve gizli mesajlaşmaları var. Telefonun şifresi bizim çocukken saklandığımız o gizli ağaç evin numarası. Polise gitme abla, içlerinde onların adamları var. Bu telefonu sadece Savcı Selim Bey'e teslim et, o ne yapacağını biliyor. Sana bir şey yapmalarına izin verme. Seni çok seviyorum."


Dizlerimin bağı çözüldü. Elimdeki kağıt yere süzülürken sırtımı duvara verip yavaşça yere çöktüm. Beynim zonkluyordu. Kerem... Hayatımın aşkı sandığım, düğün günü kardeşim öldüğünde bana sarılıp benimle birlikte hıçkırarak ağlayan adam. Kardeşimin katili miydi? Midem bulandı, boğazıma acı bir safra tadı yükseldi. Tüm o "tatlı telaşlar", kardeşimin düğün hazırlıklarında sürekli dibimde bitmesi, her anımızı işgal etmesi aslında beni Kerem'le yalnız bırakmamak, beni ondan korumak içinmiş. Benimle baş başa kalmasını engellemeye çalışıyormuş. Nasıl görememiştim? Nasıl bu kadar kör olabilmiştim?


"Bahar, ne yazıyor orada? İyi misin?" Aslı yanıma çömeldi, kağıdı yerden almak için uzandı ama hızla ona engel oldum.

"Hayır," dedim, sesim çatallı ve bambaşka birine ait gibiydi. "Bunu bilmemelisin Aslı. Senin için çok tehlikeli."


Tam o sırada, uzun koridorda yankılanan sert ayak sesleri duyduk. İkimiz de dehşetle birbirimize baktık. Ayak sesleri giderek yaklaşıyor ve tam kardeşimin odasının önünde durdu. Kapının kolu yavaşça aşağı indirildi. Kilitli olduğunu anlayan kişi, kapıyı omuzlamaya başladı......
"Aslı! Aç kapıyı, içerde olduğunu biliyorum!" Bu ses... Kerem'di.

Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atıyordu. Kerem'in burada ne işi vardı? Bizi nasıl bulmuştu?

"Bahar..." Aslı dehşet içinde bana baktı. "O... o senin nişanlın. Ne yapacağız?"

"Sus," diye fısıldadım, ayağa fırlayıp masanın üzerindeki siyah telefonu ve kanlı notu ceketimin iç cebine sakladım. Gözlerim odada bir çıkış arıyordu. Kardeşimin ofisi zemin kattaydı ve dışarıya açılan, arka havalandırma boşluğuna bakan küçük bir penceresi vardı.

"Kapıyı kıracağım!" diye bağırdı Kerem dışarıdan. Sesi hiç de o tanıdığım, sevdiğim adamın yumuşak sesi gibi değildi; saf bir öfke ve ölümcül bir tehdit barındırıyordu.

"Aslı, pencereye yardım et," diye fısıldadım. İkimiz de sandalyeye çıkıp pencerenin mandallarını zorladık. Eski çerçeve gıcırtıyla açıldığında, kapının menteşelerinden çatırdama sesleri gelmeye başlamıştı. İlk önce Aslı'yı dışarı ittim. O karanlık boşluğa atladığında, odanın kapısı büyük bir gürültüyle açıldı.

Dönüp baktığımda Kerem'in iri siluetini gördüm. Elinde soğuk, metalik bir şey parlıyordu. Susturucu takılmış bir silah.

"Bahar?" dedi şaşkınlıkla, ama gözlerindeki o avcı ifadesi hiç değişmedi. "Senin burada ne işin var hayatım? O telefonu bana ver."
"Sen bir canavarsın," diye tısladım gözyaşlarımın arasından ve kendimi açık pencereden dışarı, gecenin soğuk ve karanlık kollarına bıraktım. Aslı'nın üzerine düşmekten son anda kurtulup beton zemine yuvarlandım. Dizim parçalanmış, avuç içlerim kanamıştı ama acıyı hissetmiyordum. İçimde sadece tek bir güdü vardı: Hayatta kalmak ve kardeşimin intikamını almak.

"Koş Aslı, koş!" diye bağırdım. Gecenin dondurucu ayazında, arkamızda Kerem'in öfkeli küfürleri yankılanırken, sokakların dar ve tenha köşelerine doğru soluk soluğa koşmaya başladık. Artık sadece yas tutan çaresiz bir gelin değildim; avcıdan kaçan bir avdım. Ama yemin ederim ki, iç cebimde yanan o telefonu Savcı'ya ulaştırdığımda, bu kanlı oyunun sonundaki asıl av Kerem olacaktı. Kardeşimin kanı asla yerde kalmayacaktı.

Bunlar da İlginizi Çekebilir