Aniden, parmaklarının altında hafif, neredeyse fark edilemeyen bir nabız hissetti. Çığlığı odanın ağır sessizliğini yırttı. Elini öyle şiddetli bir şekilde geri çekti ki sendeledi, neredeyse dengesini kaybedecekti. Kalbi göğsünde çılgınca bir ritimle çarpıyordu; tüm mantıklı düşünceleri bastırıyordu. Nabız nasıl olabilirdi ki? Adam ölmüştü; hastane yatağında değil, masasındaydı. Anna geri çekildi, aklı inanmazlıkla dönüyordu. Adama yanlış teşhis mi konmuştu? Bir hata mı olmuştu? Hayır, diye kendi kendine telkin etti, ölüm belgesini görmüştü, imzalanmış ve doğrulanmıştı. Hiçbir hata olamazdı. Ama orada kararsız bir şekilde donmuş halde dururken, duvarlardaki çatlaklardan soğuk bir hava akımı sızıyor, anlayamadığı ama kemiklerinde hissettiği bir dilde sırlar fısıldıyordu. Sanki odanın kendisi, onu izleyen, yargılayan kadim, dünya dışı bir varlıkla canlanıyordu.Devamı diger sayfada...