“Size garip bir şey söyleyeceğim,” dedi.
Nergis dönüp ona baktı.
“Ne?”
“Otuz iki yıldır bu işi yapıyorum. Yeni doğmuş bir bebeğin annesini tanımasına şaşırmam. Ama bu çocuk sizi sanki çok daha önceden tanıyormuş gibi bakıyor.”
Nergis’in yüzü bembeyaz oldu.
Hemşire bunu fark edince sustu.
Asıl sır, bebekler eve çıktıktan birkaç ay sonra ortaya çıktı.
On çocuklu hayat Cemal ile Nergis’in hayal ettiğinden bile zordu. Ev sürekli ağlama sesleri, mama şişeleri, bezler ve uykusuz gecelerle doluydu.
Ama Deniz, kardeşlerinden yine farklıydı.
Geceleri neredeyse hiç ağlamıyordu.
Bazen herkes uyuduğunda Nergis onun beşiğinin yanında oturuyor, sessizce yüzünü seyrediyordu.
Cemal bir gece karısını böyle gördü.
“Neden ona farklı davranıyorsun?”
Nergis irkildi.
“Farklı davranmıyorum.”
“Davranıyorsun.”
Cemal yatağın kenarına oturdu.
“Dokuz çocuğumuzu seviyorsun. Ama Deniz’e baktığında… sanki başka bir şey görüyorsun.”
Nergis başını öne eğdi.
Cemal ilk defa karısının kendisinden bir şey sakladığını o gece hissetti.
Aradan iki yıl geçti.
Çocuklar yürümeye, konuşmaya başladı.
Deniz’in farklılığı artık yalnızca görüntüsünde değildi.
Kardeşleri birkaç kelime söylerken o uzun cümleler kuruyordu. Bir kez gördüğü insanların isimlerini hatırlıyor, evde eşyaların nerede olduğunu kimse öğretmeden biliyordu.
Bir akşam ailece eski fotoğraflara bakıyorlardı.
Nergis’in çocukluğuna ait albüm açıldığında Deniz bir fotoğrafı işaret etti.
Fotoğrafta Nergis yaklaşık altı yaşındaydı. Yanında kendisinden birkaç yaş büyük bir erkek çocuk duruyordu.
Deniz parmağını çocuğun üzerine koydu.
“Anne, bu kim?”
Nergis’in eli titredi.