Güncel Aslı Enver
70 yaşındaydım. Kırk yıllık hayat arkadaşımı, kocamı toprağa verdikten sonra bu koca dünyada tek başıma kalmıştım. Başka çarem olmadığı için biricik oğlum Emre’nin ve gelinim Melis’in evine taşınmak zorunda kaldım. Evlerine ilk adım attığım gün, Melis’in o soğuk ve küçümseyen bakışlarını hiç unutmam. O, gösterişli hayatı, marka kıyafetleri ve pahalı parfümleri seven genç bir kadındı. Ben ise elleri nasırlı, ömrü mutfakta ve tarlalarda geçmiş yaşlı bir anneydim. Onun o tertemiz, lüks evinde adeta fazlalık gibiydim. Bir köşede sessizce oturur, onlara yük olmamak için sabahtan akşama kadar evi temizler, en sevdikleri yemekleri yapardım.

Yine öyle bir akşamdı. Emre işten yorgun dönecek diye sabahtan mutfağa girmiş, saatlerce uğraşıp lahana sarması ve tepsi böreği yapmıştım. Üzerime doğal olarak yemek kokusu, biraz da yaşlılığın verdiği o ağır, yorgun koku sinmişti. Akşam masaya oturduğumuzda, Melis banyodan yeni çıkmış, o pahalı parfümlerinden sıkıp masaya kurulmuştu. Çorbasından ilk kaşığı alırken aniden yüzünü buruşturdu. Burnunu tutarak bana döndü ve o acımasız kelimeleri yüzüme tokat gibi çarptı:

"Anne, evde resmen kokuyorsun! Yemek kokusuyla ter kokun birbirine karışmış. Midem bulandı, iştahım kapandı. Lütfen tabağını alıp yemeğini mutfakta yer misin?"

O an zaman durdu sanki. Gözlerim hemen masanın diğer ucundaki oğluma kaydı. Emre başını öne eğdi, karısına tek bir kelime bile edemedi, sustu. O sessizlik, elimin tersiyle itilmekten daha çok yaraladı beni. Boğazıma koca, dikenli bir düğüm oturdu. Titreyen ellerimle tabağımı aldım, tek kelime etmeden masadan kalkıp mutfağa geçtim. O gece mutfak masasında, gözyaşlarım sessizce çorbama damlarken Allah'a sadece beni kimseye muhtaç etmemesi için dua ettim.

Ancak kaderin kimsenin tahmin edemeyeceği kadar keskin virajları vardır. Olayın üzerinden sadece altı ay geçmişti. Melis henüz 32 yaşındaydı. Bir sabah banyoda aniden yere yığıldı. Şiddetli bir beyin kanaması geçirmişti. Hastane köşelerinde geçen o kâbus dolu haftaların ardından doktorlar acı gerçeği yüzümüze söyledi: Melis yaşayacaktı ama boynundan aşağısı tamamen felç kalmıştı. O kibirli, güzelliğiyle ve o gösterişli hayatıyla övünen kadın gitmiş; yerine yatağa mahkûm, sadece gözlerini hareket ettirebilen çaresiz bir insan gelmişti devamı icin sonraki syfaya gecinz....
Melis taburcu edilip eve getirildiğinde asıl yıkım o zaman başladı. Melis'in kendi öz annesi, "Canım kızım" diyerek feryat eden o kadın, sadece on gün dayanabildi. Kızının altını temizlemenin, onu yıkayıp yedirmenin ağırlığı karşısında pes etti. "Benim tansiyonum var, bu kokuya, bu eziyete kalbim dayanmıyor. Durumunuz iyi, acil bir bakıcı tutun" diyerek kendi canından, kanından olan kızını o yatakta bırakıp memleketine döndü. Emre darmadağındı, hastane masrafları yüzünden deli gibi çalışmak zorundaydı ve yatılı bir bakıcı bulana kadar evde sadece Melis ve ben vardık.

Soğuk bir kasım sabahıydı. Emre erkenden işe gitmişti. Melis'in odasından boğuk bir inleme sesi duydum. İçeri girdiğimde havanın ne kadar ağırlaştığını fark ettim; Melis altını kirletmişti. Odaya girdiğimi görünce gözlerindeki o korkuyu, o devasa utancı anlatamam. Kendi öz annesinin bile iğrenip kaçtığı o kokuyla, aylar önce "Kokuyorsun" diyerek yemek masasından kovduğu kaynanasıyla baş başa kalmıştı. Benden bir intikam, bir iğrenme veya surat asma bekliyordu. Gözlerini sıkıca yumdu.

Hiçbir şey söylemedim. Banyoya gittim, bir leğenin içine ılık su doldurdum, en yumuşak havluları ve temiz çamaşırları aldım. Yüzümde zerre kadar bir tiksinti yoktu. Yanına yaklaştım, üzerini usulca açtım. O an Melis'in bedeni utançtan titriyordu. "Korkma kızım, ben buradayım," dedim sessizce. Onu kendi evladım gibi, bir bebeği temizler gibi incitmeden, tertemiz sildim. Altını değiştirdim, temiz kıyafetlerini giydirdim, vücuduna o çok sevdiği kokulu kremlerden sürdüm.

İşim bittiğinde yatağın kenarına oturdum. Melis gözlerini açmıştı ve o kibirli gözlerden şimdi çaresizlik yaşları sel gibi akıyordu. Eğildim, yüzümü yüzüne yaklaştırdım ve kulağına o tek cümleyi fısıldadım:

"Benim üzerimdeki o soğan ve yaşlılık kokusu bir sabunla geçip gitti kızım... Ama kalpteki merhametin kokusu hiçbir yere gitmez, korkma, ben senin elini asla bırakmayacağım."
O an Melis'in boğazından yürek yakan bir hıçkırık koptu. Konuşamıyordu ama gözlerinden sicim gibi akan yaşlar, boynuma sürtmeye çalıştığı çaresiz yüzü ve bana minnetle, devasa bir pişmanlıkla bakan o gözleri her şeyi anlatıyordu. Kendi öz annesinin iğrendiği o bedene, evden kovduğu kaynanası şefkatle sarılmıştı.

Aylar ayları kovaladı. O yatakta geçen her gün, ikimizin de kalbindeki tüm yaraları temizledi. Melis'e bir bebek gibi baktım, dualarımla, şefkatimle onu besledim. Benim sevgiyle uzattığım o el, onun karanlık dünyasına sızan tek umut ışığı oldu. Zamanla o kaskatı kesilen parmakları hafifçe kıpırdamaya, yüzündeki o umutsuzluk silinip yerine huzur gelmeye başladı. O gece o sofrada kırılan gururum, bir insanın hayatını kendi ellerimle yeniden onarmanın verdiği o büyük huzurla iyileşti. Çünkü hayatta en kalıcı kokunun pahalı parfümler değil, insanın kalbinde taşıdığı vicdan ve merhamet olduğunu ikimiz de çok acı ama çok güzel bir yolla öğrenmiştik.

Bunlar da İlginizi Çekebilir