“Baba!” dedi.

O tek kelime, evin içinde bir çan gibi çınladı. Annemin omuzları titredi. Gözleri Kerem’in yüzüne kilitlendi. O çocuğu ilk kez görüyordu. Ama o bakış… sanki birini tanımış gibi, sanki geçmişinden bir hayalet çıkmış gibi dondu.

“Sen…” dedi annem. “Senin adın ne?”

Kerem, beni işaret etti. “Ben Kerem. Bu benim babam.”

Annemin yüzü bir anda bembeyaz kesildi. Gözleri kocaman açıldı. Elini ağzına götürdü. Nefesi düzensizleşti.

Ayşe hemen yaklaştı. “İyi misiniz?”

Annem Ayşe’ye bakmadı bile. Kerem’e bakıyordu. Kerem’in kaşına, gözlerine, yüzündeki çukura… Ardından dönüp bana baktı, sanki benden bir açıklama koparmaya çalışıyordu.

“Bu çocuk…” diye fısıldadı. “Bu çocuğun… babası kim?”

Ayşe’nin eli, bir an havada asılı kaldı. Sanki bir yere basmadan önce zeminin sağlam olup olmadığını yokluyordu. Sonra yavaşça tezgâha dayanıp bana baktı. O bakışta soru yoktu. Sadece “söyleme sırası sende” vardı.

“Benim,” dedim.

Annemin yüzünde kısa bir boşluk belirdi. Sonra acı bir kahkaha çıktı ağzından.

“Hayır,” dedi. “Hayır, olamaz. Sen üç yıldır… Siz… Bu çocuk yedi yaşında dedin. Yedi yaşında…”

“Yedi,” dedi Ayşe. Sesi yumuşaktı ama netti. “Benim hayatıma senin sandığın gibi bir yük olarak gelmedi. O benim oğlum. Ve… evet, babası sizden önceki evliliğimden.”

Annemin gözleri yeniden Kerem’e döndü. Kerem bir şeylerden gerildiğini hissetmiş olacak ki, bacaklarıma tutundu. Ben eğilip saçını okşadım.

“Kerem, odana gidip legolarınla oynar mısın? Ben birazdan yanına geleceğim,” dedim.

Kerem önce anneme baktı. Sonra bana. “Tamam baba,” dedi ve koşarak odasına gitti.

Kapı kapanınca, evin içindeki sessizlik ağırlaştı.

Annem salondaki kanepeye oturdu. Oturur oturmaz da elleri titreyerek çantasını açtı. Sanki tutunacak bir şey arıyordu. Sonra, çok uzun bir süre konuşmadı. Yüzünde ilk kez benliğini kaybetmiş bir ifade vardı.

Ben, üç yıl önce beni “hayatını çöpe atıyorsun” diye aşağılayan kadının, şimdi gözlerinin dolduğunu gördüm.

“Biliyor musun…” dedi sonunda. “Ben… ben böyle bir şey olacağını hiç düşünmedim.”

“Ne olacağını?” dedim.

Annem yutkundu. Gözleri bir noktaya çakılı kaldı.

“Ben hep… senin acı çekeceğini düşündüm,” dedi. “Sefalet, pişmanlık, kavga… Bir gün kapımı çalıp ‘haklıydın’ diyeceksin sandım.”

Ayşe sessizce çayı getirdi. Üç bardak koydu. Kurabiyeleri tabağa dizdi. Sonra yanımda durdu, ama araya girmedi. Bu, annemi daha da huzursuz etti; çünkü beklediği “kavga” yoktu.

Annem, çay bardağına uzandı ama eli titrediği için bardağı alamadı. Ben uzanıp bardağı aldım, önüne koydum. Annem o hareketi görünce irkildi. Sanki benim ondan nefret etmemi bekliyordu da, ben başka bir şey yapıyordum.

“Ben seni sevmekten vazgeçmedim,” dedim. “Ama sen beni yatırım gibi gördüğün için… benden vazgeçtin.”

Annemin gözleri doldu.

“Ben… ben sadece seni korumak istedim,” dedi.

“Hayır,” dedim. “Sen kendi korkunu korudun. İnsanlar ne der diye korktun. Benim ‘başarılı’ görünmemi istedin. Çünkü o zaman senin emeklerin boşa gitmemiş olacaktı.”

Annemin yüzü büküldü. Ağlamaya başladı. İlk kez. Gerçekten, sessizce, utanır gibi.

Ayşe bir adım attı. “İsterseniz biraz su alayım,” dedi.

Annem gözyaşlarını silip Ayşe’ye baktı. Üç yıl önceki o kibirli bakış yoktu. Sadece şaşkınlık ve… sanki kırılmış bir şeyin mahcubiyeti.

“Sen…” dedi annem, sesi çatallandı. “Sen nasıl… nasıl böyle durabiliyorsun? Ben seni küçümsedim. Oğlumu… oğlunu…”

Ayşe gözlerini kaçırmadı. “Beni küçümsediniz, evet,” dedi. “Ama ben sizinle savaşmak için gelmedim bu hayata. Benim savaşım zaten başka yerlerdeydi. Gece vardiyalarında, hastane koridorlarında, borç hesaplarında… Benim istediğim tek şey evimde huzurdu.”

Annem başını eğdi. Uzun süre öyle kaldı.

Sonra beklemediğim bir şey yaptı. Çantasından küçük, eski bir zarf çıkardı. Kenarları yıpranmıştı. Zarfı iki eliyle tuttu, sanki içindekini söylerse dağılacakmış gibi.

“Benim annem…” diye başladı, sesi titriyordu. “Ben çocukken… beni de hiç ‘çocuk’ gibi görmedi. Ben de onun yatırımiydım. Varlıklıydık ama evimiz soğuktu. Şefkat yoktu. Ben de bunu normal sandım. Sana da… aynı dili konuştum.”

Zarfı açtı. İçinden sararmış bir fotoğraf çıktı. Genç bir kadın, sert bakışlı, yanında küçük bir kız çocuğu… Annemdi o çocuk.

“Ben hep güçlü olmanın, kontrol etmenin sevgi olduğunu düşündüm,” dedi. “Ama bugün… senin evine girdim. Baktım. Bu evde parıltı yok, ama sıcaklık var.”

Kurabiyelere uzandı. Bir tane aldı. Isırdı. Gözleri yeniden doldu.

“Ve o çocuk…” dedi. “Kerem… bana bir şey hatırlattı. Benim hiç yaşayamadığım bir şeyi.”

“Ne?” dedim.

Annem bana baktı. “Birinin ‘baba’ demesinin ne demek olduğunu,” dedi. “Benim babam da vardı ama… hiç yoktu.”

O an, annemin bütün öfkesi değil… bütün yalnızlığı konuşuyordu.

Derin bir nefes aldı, sanki yıllardır taşıdığı bir yükü indiriyormuş gibi.

“Ben hata yaptım,” dedi. “Seni kaybettim. Ve kendimi… senin mutlu olamayacağına ikna ederek avuttum. Çünkü sen mutlu olursan, benim yaptığım her şeyin yanlış olduğunu kabul etmem gerekecekti.”

O cümle, evin içine ağır bir taş gibi düştü. Ayşe’nin eli, yavaşça benim elimin üzerine geldi. Sessizce.

Annem gözlerini sildi. Sonra, titreyen bir sesle ekledi:

“Beni affetmeni istemeye hakkım var mı bilmiyorum. Ama… eğer izin verirsen… en azından torununu… Kerem’i tanımak istiyorum.”

Ben bir an cevap veremedim. İçimde üç yılın kırgınlığı, bir anda kapıya yığılan bir dalga gibi kabardı. Onun sözleri, beni geçmişe çekti: “Bir daha benden hiçbir şey isteme.”

Ama sonra aklıma Kerem geldi. “Baba” dediği günkü masumluğu. Bir evin içini dolduran sevginin, intikamdan daha güçlü olduğunu.

Ayağa kalktım. Kerem’in odasının kapısına yürüdüm, kapıyı araladım.

“Kerem,” dedim. “Gel bakalım.”

Kerem, elinde lego parçasıyla koşarak geldi. Gözleri meraklıydı.

“Baba?” dedi.

Ben çömeldim. “Bugün birini tanımanı istiyorum,” dedim ve anneme baktım. “Bu… benim annem. Senin de… büyükannen.”

Kerem anneme baktı. Annem ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu.

Kerem tereddüt etti. Sonra, Ayşe’ye baktı. Ayşe hafifçe başını salladı; “tamam” der gibi.

Kerem, ağır adımlarla anneme yaklaştı. Annem nefesini tuttu. Kerem başını kaldırıp sordu:

“Sen… benim babamın annesi misin?”

Annem titreyerek gülümsedi. “Evet,” dedi. “Ben… ben senin büyükannenim.”

Kerem bir an düşündü. Sonra, hiç beklenmedik bir sadelikle, elindeki lego parçasını anneme uzattı.

“İstersen bunu sana verebilirim,” dedi. “Benim en sevdiğim parça.”

Annem o lego parçasını aldı. Sanki altın bir madalya almış gibi elleriyle kavradı. Gözlerinden yaşlar süzüldü.

Ve o an anladım: Annemin “Aman Allah’ım, bu ne böyle?” dediği şey evin mobilyası değildi. Fakirlik değildi. Eksiklik değildi.

Onu yıkan şey, bu evde gördüğü şeydi:

Sevgi.

Kendisine yıllarca öğretilmeyen, benimse üç yılda kurduğum o sade ama gerçek sevgi.

Annem başını kaldırdı, bana baktı. İlk kez gözlerinde yargı değil, teslimiyet vardı.

“Ben… geç kaldım,” dedi.

“Evet,” dedim. “Ama hâlâ buradasın.”

Ayşe yanımıza geldi. Kerem’i kucağına aldı. Sonra anneme döndü.

“Biz burada kalıcıyız,” dedi. “Eğer siz de gerçekten gelmek istiyorsanız… kapı açık. Ama şartları artık siz koymayacaksınız. Sevgi koyacak.”

Annem başını salladı. “Tamam,” dedi fısıltıyla. “Tamam…”

O gün annem, ilk kez bizim evden “galip” çıkmadı.
Ama ilk kez… gerçekten insan gibi çıktı.

Ve ben, hayatımda ilk kez şunu hissettim:
Bazı kopuşlar, bir şeyi bitirmek için değil… doğru yerden yeniden başlamak için yaşanıyormuş.

Bunlar da İlginizi Çekebilir