Poşetin içinden ilk bakışta sıradan görünen eski bir dosya, sararmış birkaç fotoğraf ve kırmızı kurdeleyle bağlanmış kalın bir mektup çıktı.
Fotoğraflardan birinde babam gençti. Üzerinde üniversite forması vardı. Yanında ise annem gülümsüyordu. Arkalarına büyük harflerle "İnşaat Mühendisliği Fakültesi" yazılmıştı. Bir başka fotoğrafta ise annem hamileydi. Babam karnına elini koymuş, gözlerinin içi gülüyordu. O ana kadar onların gerçekten mutlu bir çift olduklarını hiç hayal etmemiştim.
Titreyen ellerimle mektubu açtım.
"Babamın Böceği,
Bu satırları okuyorsan artık yanında olamayacağım. Önce senden özür dilemek istiyorum. Sana hayatın boyunca tek bir konuda yalan söyledim. Annen seni terk etmedi."
O cümleyi defalarca okudum.
Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
Mektup devam ediyordu.
"O gün markete gitmedi. Beni aradı. Ağlıyordu. Seni doğurduktan sonra ağır bir hastalığa yakalandığını, doktorların çok az zamanı kaldığını öğrendiğini söyledi. Bana yük olmak istemediğini, seni böyle hatırlamamı istediğini anlattı. Onu vazgeçirmeye çalıştım ama beni dinlemedi."
Gözlerim dolmuştu.
Babam yıllarca neden annemden nefret etmediğini hiç açıklamamıştı. Meğer sebebi buymuş.
Mektubun devamında daha da sarsıcı satırlar vardı.
"Annen bana her ay mektup gönderdi. Tedavi gördüğü şehirleri yazdı. Seni uzaktan izlemek istediğini ama sana acı çektirmemek için yaklaşmadığını anlattı. Sana ulaşmasına izin vermedim."
Şaşkınlıkla doğruldum.
İşte affetmemi istediği şey buydu.
Babam devam ediyordu.
"Seni koruduğumu sandım. Bir gün geri döner diye umut ettim ama hastalığı ağırlaştı. Son mektubunda artık dayanamadığını, seni son kez uzaktan gördüğünü yazdı. O mektuptan iki hafta sonra öldüğünü öğrendim."
Mektubun arasından başka bir zarf çıktı.
Üzerinde annemin el yazısıyla sadece şu yazıyordu:
"Oğluma."
Nefesimi tutarak açtım.
"Canım oğlum,
Eğer bu mektubu okuyorsan seni kucağıma almayalı uzun yıllar geçmiş demektir. Sana sırtımı dönmedim. Seni her gün özledim. Ama seni hasta bir annenin yavaş yavaş eriyişine şahit etmek istemedim. Baban bana öfkeliydi ama seni korumak için haklı olduğunu düşündüm. Eğer bir gün bana kızarsan buna hakkın var. Ama lütfen babanı suçlama. O hayatı boyunca sadece seni mutlu etmeye çalıştı."
Mektubun sonunda annemin titrek imzası vardı.
Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
Yirmi beş yıl boyunca annemin bizi terk ettiğini sanmıştım.
Babam ise bu yükü tek başına taşımıştı gorsele ilerleyin devamı sonraki sayfada....
Dosyanın içinde son bir belge daha vardı.
Noter onaylı bir evrak.
Annem, ölümünden önce sahip olduğu küçük arsayı benim adıma bırakmıştı. Arsanın yıllar içinde şehir merkezinde kaldığını ve ciddi değer kazandığını öğrendim.
Ama beni asıl etkileyen para değildi.
Dosyanın en altında eski, yıpranmış bir makbuz vardı.
Babam üniversiteyi bıraktığı gün okul harcını geri almamıştı.
Görevli "Belki bir gün geri dönersiniz." dediğinde, "Benim diplomam artık oğlum olacak." diye cevap yazdırmıştı.
O satırı okuyunca dizlerimin bağı çözüldü.
Çünkü hayatım boyunca onun hayalini yarıda bıraktığını düşünmüştüm.
O ise beni hayali olarak görmüştü.
Aylar sonra annemin mezarını buldum.
Yanına babamın en sevdiği beyaz papatyalardan bıraktım.
İki mezarın arasında uzun süre sessizce oturdum.
İlk kez ikisine de aynı anda konuşuyordum.
"Artık gerçeği biliyorum."
Sonra babamın mezarına döndüm.
Elimi soğuk mermerin üzerine koydum.
"Affedilecek hiçbir şey yok baba."
Aradan bir yıl geçti.
Babamın bana bıraktığı arsayı satmadım.
Üzerine, maddi imkânsızlıklar yüzünden eğitimini bırakmak zorunda kalan gençlere burs sağlayan küçük bir vakıf kurdum.
Vakfın girişindeki tabelada tek bir cümle yazıyor:
"Her ağrıyan kas buna değdi... Babamın Böceği için."
Her yıl burs kazanan öğrencilerle buluştuğumda babamın yıpranmış botlarını cam bir vitrinin içinde görüyorum.
Kimse onların neden sergilendiğini bilmiyor.
Ama ben biliyorum.
O botlar yalnızca bir işçinin ayakkabıları değildi.
Bir babanın yarım kalan hayallerinin, sessiz fedakârlığının ve evladına duyduğu sonsuz sevginin en büyük kanıtıydı.
Ve o gün anladım ki insanı gerçekten zengin yapan şey, geride bıraktığı para değil; uğruna hiç düşünmeden vazgeçtiği hayallermiş.