Yıllarca akranlarım en yeni kıyafetleri giyip son model telefonlar kullanırken, ben yamalı giysilerle dolaştım. Ne zaman bir şey istesem dedemden aynı cevabı alırdım: “Bunu karşılayamayız tatlım.” Ona karşı içimde büyük bir öfke birikmişti. Neden bize hiçbir şey yetmiyordu? Neden bu kadar mahrumiyet içinde yaşıyorduk? Dedem yaşlanıp gözlerimin önünde eriyerek vefat ettiğinde, bu soruların cevabını asla alamayacağımı sanıyordum.
Cenazeden iki hafta sonra bankadan gelen bir telefonla dünyam sarsıldı. Banka görevlisi, dedemin göründüğü kişi olmadığını ve acilen konuşmamız gerektiğini söyledi. Borçları olduğunu ya da başının dertte olduğunu sanarak titreyen bacaklarla bankaya gittim. Görevli kadın masasına oturduğunda yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardı. “Deden borçlu değildi Lila,” dedi, “Aksine, tanıdığım en titiz birikimciydi.” Öğrendiğim gerçek kanımı dondurdu; dedem aslında fakir değildi. Ben altı yaşındayken benim adıma bir eğitim fonu açmış ve her ay, kendi boğazından kısarak oraya para yatırmıştı. Bana bıraktığı mektupta, çocukken kurduğum “doktor olup hayat kurtarma” hayalimi gerçekleştirebilmem için bana tüm bu “hayır”ları dediğini anlatıyordu. O, soğuk evimizde eski hırkasıyla otururken, aslında benim geleceğimi ilmek ilmek dokumuştu. Bana bıraktığı miras, dört yıllık tıp fakültesi eğitimimi, ev giderlerimi ve hatta hayalini kurduğum o yeni telefonu bile karşılıyordu. O gece gökyüzüne bakarken, hayattaki en büyük kahramanımın sessiz fedakarlığını sonunda anlamıştım. Gözyaşları içinde ona bir söz verdim: “Başaracağım dede. Senin benim hayatımı kurtardığın gibi, ben de başkalarının hayatını kurtaracağım.”

Bunlar da İlginizi Çekebilir