Amerikalı Başçavuş Mike Anderson, terini silerek ateş hattının gerisinde sessizce duran yaşlı adama baktı. Anderson, modern savaşçının tam tanımıydı: Güçlü, kendinden emin ve en iyi teçhizatla donatılmış. “Burası nereye geldiğini biliyor musun dede?” dedi sert bir sesle. “Burası aktif atış poligonu. Sivil varlığı kesinlikle yasak.”
Ahmet Yıldız cevap vermedi. Bakışları poligonun farklı noktalarındaki küçük bayraklara odaklanmıştı. O bayraklar, genç askerlerin göremediği bir kaos senfonisi anlatıyordu. “Rüzgar bugün çok karışık,” dedi Ahmet. Sesi alçak ama sarsılmazdı. “Sadece bir rüzgar yok. Üç farklı rüzgar var.”
2. Bölüm: Teknoloji vs. Tecrübe
Anderson küçümseyici bir kahkaha attı. “Dinle amca. Bu iş parmakla rüzgar ölçmek kadar basit değil. Biz burada mermi dönüşü (Coriolis etkisi), atmosfer basıncı ve sıcaklık değişimleriyle uğraşıyoruz. Bilimle uğraşıyoruz.”
Ahmet hafifçe omuz silkti. “Bileğindeki o cihaz, 1000 metre ötedeki kayalıklardan yükselen termal akımı göremez. Soldaki vadiden gelen aşağı akımı hissedemez. Hedef tarafındaki bayrak seni yanıltıyor. Soldan sağa rüzgar gösteriyor ama vadi, hedefin önünde ters yönde bir akım oluşturuyor. Mermin üç farklı hava katmanından geçmek zorunda.”
Onbaşı Davis, dürbününü indirip yaşlı adama baktı. Sabahtan beri izlediği serap dalgaları, tam da yaşlı adamın dediği gibi farklı mesafelerde farklı yönlere hareket ediyordu. Anderson’ın öfkesi ise mesleki gururuyla birleşmişti. “Sanırım sen daha iyisini yapabilirsin, öyle mi?” diye meydan okudu. “O elindeki nedir? Dedenin sincap tüfeği mi?”
Ahmet, elindeki bez sargıyı yavaşça açtı. Karşılarına çıkan şey karbon fiber ya da titanyum değildi. Ahşap ve çelikten yapılmış, üzerinde sayısız çentik olan eski bir SVD Dragunov’du. Ceviz dipçik yılların izlerini taşıyordu. Anderson için bu bir “antika”ydı, Ahmet içinse vücudunun bir uzantısı.
3. Bölüm: Dağların Hafızası
Anderson’ın parmağı tüfeğin dipçiğindeki derin bir oyuğa dokunduğunda, poligonun sıcağı Ahmet’in zihninde eridi. Bir an için 1970’lerin sisli Doğu Anadolu dağlarına döndü. 19 yaşındaydı. Çamur ve yağmur kokusu ciğerlerini dolduruyordu. O oyuk, bir operasyon sırasında yanına düşen şarapnelin hatırasıydı. O gün, o tüfekle 12 arkadaşını ateş çemberinden çıkarmıştı.
Siren sesleri Ahmet’i gerçeğe döndürdü. Üç siyah askeri araç toz bulutu içinde poligona daldı. Kapılar açıldı ve içeri Albay Carter ile bir Tuğgeneral girdi. Poligon bir anda buz kesti. Tüm askerler hazır ola geçti.
Anderson şaşkınlıkla, “Komutanım, bu adam izinsiz girdi…” diye kekeledi. Ancak Tuğgeneral James, Anderson’ı duymuyormuş gibi doğrudan Ahmet Yıldız’ın önünde durdu ve hayatının en keskin selamını verdi. “Sayın Yıldız,” dedi General büyük bir saygıyla. “Sizi burada görmek bir onurdur.”
Poligondaki herkes nefesini tuttu. General, askerlerine döndü: “Bu adamın kim olduğunu biliyor musunuz? Bu Ahmet Yıldız. Dağların Hayaleti. O, haritalarda bile olmayan yerlerden askerlerini sağ çıkaran bir efsanedir. Onun bu toprakta benden daha fazla yetkisi var.”
4. Bölüm: Tek Atış, Tek Karar
General James, Ahmet’e döndü: “Bay Yıldız, askerlerimize bu işin asıl nasıl yapıldığını gösterme onurunu bize verir misiniz?”
Ahmet sessizce başını salladı. Ateş hattına yattı. Modern nişancıların yattığı o konforlu minderlere değil, doğrudan toprağın üzerine uzandı. Eski Dragunov’un arkasına geçti. “Bilgisayarlarınız veri arıyor,” dedi nişan alırken. “Ama asıl bakmanız gereken işaretlerdir.”
Gözünü dürbüne yasladı. Parmağı tetiğin üzerinde değil, tetik korkuluğunun yanındaydı. Doğru anı bekliyordu. Rüzgarın fısıltısını dinliyordu. Vadiden gelen o ters akımın saniyeler süren durgunluk anını yakaladı.

Bunlar da İlginizi Çekebilir