Güncel Sayı Artıyor
75 yaşındayım. Hasan’la o evi kendi ellerimizle inşa etmiştik. Her kirişi, her tuğlası… Sadece bir yapı değildi; ömrümüzdü.
Bir oğlumuz vardı, Ahmet. İyi kalpli, fazla güvenen biriydi. Sonra Tülay’la evlendi.
Gülüşü keskindi. Dili daha da keskin.
Ben kek ikram ederken, “Bazılarımız kilomuza dikkat eder,” derdi alayla.
Hasan kulağıma eğilip, “O, Ahmet’i seveceğinden çok kendini seviyor,” diye fısıldardı.
Yanılmamış.
Ahmet 41 yaşında aniden vefat etti. İki ay sonra Hasan’ı da kaybettim. Cenazeleri neredeyse hatırlamıyorum; aklımda kalan tek şey sonrasındaki o derin sessizlik.
Sonra Tülay geldi. Topuklu ayakkabıları, ağır parfümü ve sahte bir üzüntü ifadesiyle.
“Zor bir yıl oldu, değil mi?” dedi. “EVİ SATTIM. ÇOK FAZLA ANI VAR.”
“Ahmet’in evini mi sattın?” diye sordum.
“TEKNİK OLARAK BENİM. ANILAR FATURALARI ÖDEMEZ.”
Bir hafta içinde evi tamamen ele geçirdi. Yabancılar, yüksek sesli müzik, bitmeyen partiler… Hasan’ın koltuğu bile gitmişti.
İtiraz ettiğimde yüzüme bağırdı:
“DRAMA YAPMA, YAŞLI KADIN. ÜÇ GÜNÜN VAR.”
Üç gün.
“Tapu benim adıma,” diye fısıldadım.
Sırıttı. “POSTANI GERÇEKTEN KONTROL ETMELİSİN.”
Ertesi sabah yatak odam kilitliydi. Kıyafetlerim kutulara doldurulmuştu. Bana eski bir yoga matı fırlattı.
“TEBRİKLER! AHIR ARTIK TAMAMEN SENİN.”
Ve ben, kendi evimin bahçesindeki eski ahırda yatmaya başladım. Soğukta. Aşağılanmış halde. İçeriden gelen kahkahaları dinleyerek…
Ta ki bir gece o kahkahalar aniden kesilene kadar.
Ve Tülay çığlık atmaya başlayana kadar.
Öfkeyle değil.
Korkuyla.
Dışarı çıkıp araba yoluma giren şeyi gördüğümde ise şunu anladım:
Tülay, işin çok önemli bir kısmını tamamen yanlış anlamıştı. devamı diğer sayfada

Bunlar da İlginizi Çekebilir