72 yaşındayım. Küçük bir Anadolu kasabasında doğup büyüdüm; hani insanların hâlâ kapıyı tuttuğu, “annen nasıl” diye gerçekten merak ederek sorulan yerlerden.
Yirmi yılı aşkın süredir aynı mütevazi lokantada garsonluk yapıyorum. Aslında bu kadar uzun sürmesini hiç planlamamıştım. Eşim vefat ettikten sonra, evden çıkmak için bir bahane olsun diye başlamıştım. Ama sonra sevdim. İnsanları. Günlük düzeni. Bir işe yaramayı. Patronum bana hep iyi davrandı, müdavimler de özellikle benim masamı ister.
Geçen Cuma, öğle yoğunluğunun tam ortasında genç bir kadın geldi. Telefonunu yüzüne doğrultmuş, sanki biz dekoruz da o bir sahnedeymiş gibi kendi kendine konuşuyordu.
Benim bölümümdeki masaya oturdu.
Suyunu getirdim, gülümsedim. Başını bile kaldırmadı. Siparişini alırken video çekmeye devam etti.
“Arkadaşlar burası çok tatlı,” dedi kameraya, sonra bana bakıp ekledi:
“Bakalım servis nasıl.”
O andan sonra yaptığım hiçbir şey yeterli olmadı. İçecek yeterince soğuk değilmiş. Yemek “çok geç” gelmiş. Gelmemişti. Bir ara, çevredeki masaların da duyacağı kadar yüksek sesle:
“Belli, bu köy yorum olacak,” dedi.
Sesimi sakin tuttum. İşimi yapmaya devam ettim.
Hesabı masaya bıraktığımda —3000 Liralık, hiç de az sayılmayacak bir hesap— yüzüme baktı ve “kaba” olduğumu söyledi. Ortamı bozduğumu, saygısız davrandığımı söyledi.
“Saygısızlığa para ödemem,” dedi.
Şaşırdım. Ne sesimi yükseltmiştim ne de tek bir sert kelime etmiştim. Sadece yemeğin tadının nasıl olduğunu sormuştum.
Telefonunu aldı, gülümsedi.
“Herkes öğrenecek,” dedi. Haberin devamını okumak için sonraki sayfaya geçiniz…
Sonra çantasını kaptı, bana son bir bakış attı ve çıktı gitti.
3000 Liralık hesabı masada bırakıp.
Peşinden koşmadım. Bağırmadım.
Sadece durup gidişini izledim.
Ve kapı kapanırken hafifçe gülümsedim.
Çünkü o anda fark ettim:
Masum bir yaşlı kadını seçmemişti.
Yanlış büyüknameyi seçmişti.
Kapı kapandığında lokantının içindeki uğultu bir anlığına kesildi sanki. Sonra yine tabak sesleri, çatal bıçak tıkırtıları, garsonların “buyurun”ları… Hayat normal akışına döndü. Ama benim içimde bir şey çok netleşmişti. O genç kadın, beni “kolay lokma” sanmıştı.
Elimde hesap fişiyle birkaç saniye öylece durdum. Patronum Hasan Bey kasanın yanından kafasını uzattı, yüz ifademden bir terslik olduğunu anladı.
“Ne oldu Fatma abla?” dedi.
Ben fişi katlayıp önlüğümün cebine koydum. “Hiç,” dedim, gülümsemeyi bozmadan. “Sadece bir müşteri borç bırakıp gitti.”
Hasan Bey’in gözleri büyüdü. “Nasıl yani? Ödemedi mi?”
“Ödemedi,” dedim sakin bir sesle. “Üstelik bunu kameraya da söyledi.”
Tam o sırada yan masadaki iki esnaf –biri berber Halil, diğeri nalbur Mustafa– birbirlerine baktılar. Berber Halil, “Ben gördüm,” dedi. “Kadın videoyla çekiyordu. Senin hakkında da bir şeyler geveledi.”
Mustafa da homurdandı. “Şimdi gider, internetten bizi rezil eder. Adı da çıkar. ‘Kasaba lokantası yaşlı garsona kaba davrandı’ falan…”
Hasan Bey bir an öfkeyle yerinde kıpırdadı, sonra bana baktı. “Arkasından gidip alalım parasını. Polis çağıralım.” Telefonumu şarja taktım. Benim telefonum öyle yeni model değildir, ama iş görür. Emre’nin dediğini hatırladım: Kadın sürekli video çekiyordu. Demek ki bir yerde paylaşacaktı.
Sabah uyanır uyanmaz komşu kızı Zeynep’i aradım. Zeynep yirmili yaşlarında, teknolojiye benden çok daha hakim. Onu çocukluğundan bilirim, annesiyle aynı sokakta büyüdük.
“Zeynep kızım,” dedim, “bana bir bak. Şu ‘yorum’ işleri nasıl oluyor? İnsanlar videoya bir şey yazıp paylaşıyor ya…”
Zeynep hemen anladı. “Teyze, sosyal medya mı? Ne oldu?”
“Lokantada dün bir şey yaşandı,” dedim. “Bana yardım eder misin?”
Bir saat sonra evimdeydi. Dizüstü bilgisayarını açtı. Ben olayı anlattım. Zeynep yüzünü buruşturdu. “Kesin bir influencer falandır,” dedi. “Bunlar bazen bilerek olay çıkarıp izlenme alıyor.”
“Benim yüzümü çekti mi?” diye sordum.
“Çektiyse bile paylaşması yasal değil,” dedi Zeynep. “Ama önce bir bakalım.”
Zeynep arama yaptı. Lokantanın adını, kasabanın adını yazdı. Birkaç dakika sonra durdu, gözleri büyüdü. “Teyze…” dedi yutkunarak. “Paylaşmış.”
Ekrana eğildim. Video açıldığında kendi sesimi duydum. Sakin, kibar, “Yemeğiniz nasıl, memnun kaldınız mı?” diyen bir ses. Ama görüntünün altına öyle bir yazı koymuştu ki, insanın kanı donar:
“Bu kasaba lokantasında yaşlı garson, müşteriye saygısızlık yaptı! Ödemeden çıktım çünkü hak etmiyorlar!”
Videonun bir yerinde ben görünüyordum. Başım hafif eğik, işimi yaparken. Kadın ise kameraya dönüp yüzünü buruşturarak “Şimdi yine gelip rahatsız edecek, bakın nasıl sert konuşacağım” gibi laflar ediyordu. Benim sert konuştuğum bir an yoktu. Ama o, videoyu öyle kesmiş, öyle kırpmıştı ki, sanki ben surat asmışım gibi görünüyordu.
Zeynep hırsla masaya vurdu. “Yalan bu!” dedi. “Resmen iftira!” Ben ise içimdeki sakinliği korudum. Çünkü gençken ben de öfkeyle hareket ederdim; yaş aldıkça şunu öğrendim: Öfke, karşı tarafın istediği yakıttır. Sen renk ateşi harlayacak odunu verme.
“Yorumlara bak,” dedim.
Yorumlar akıyordu.
“Koca kadın bir de somurtuyor.”
“Yaşlılar hep böyle, hizmet etmeyi bilmiyorlar.”
“Bir daha asla gitmeyin, boykot!”
Bir iki kişi ise şöyle yazmıştı:
“Ben oraya gittim, böyle bir şey görmedim.”
“Fatma abla çok tatlı biridir.”
Ama onların sesi kalabalıkta kayboluyordu. İçimde bir sızı oldu. Yirmi yılın emeği, bir videoya sığdırılıp çöp ediliyordu.
Zeynep bir anda “Teyze, senin elinde kanıt var mı?” diye sordu.
Ben gözlerimi kıstım. “Var,” dedim. “Lokantanın güvenlik kamerası.”
Zeynep yerinden fırladı. “Harika! Hemen alalım görüntüleri! O video kırpılmışsa gerçek ortaya çıkar!”
Lokantaya gittiğimizde Hasan Bey de videoyu görmüştü. Yüzü kıpkırmızıydı. “Fatma abla, resmen bizi batıracak,” dedi. “Sabah iki masa iptal etti.”
Ben sakin bir şekilde kasanın yanına yürüdüm. “Kamera kayıtları duruyor mu?” diye sordum.
“Duruyor,” dedi Hasan Bey. “Ama…”
“Ama yok,” dedim. “Kayıtları çıkar.”