69 yaşındaydım.

Hayatım boyunca çocuklarım için çalışmış, onların mutluluğunu kendi mutluluğumdan önce tutmuştum. Eşim öldüğünde henüz elli sekiz yaşındaydım. O günden sonra evimizin sessizliği bana ağır gelmişti ama çocuklarımın varlığıyla ayakta kalmaya çalışmıştım. Oğlum Baran başka bir şehirde yaşıyor, kızı Selin ise evlendikten sonra kendi ailesine karışmıştı. Yine de ikisini de her hafta arar, ihtiyaçları olduğunda elimden geldiğince yardım ederdim. Onlar için yaptıklarımı hiçbir zaman borç olarak görmedim. Çünkü anne olmak, karşılık beklemek değildi benim için.

Bir sabah Baran ile Selin birlikte geldiler. İkisini kapımda görünce önce şaşırdım, sonra sevindim. Belki de yıllardır ilk kez ikisini aynı anda evimde görüyordum. Fakat yüzlerindeki ifadede tuhaf bir ciddiyet vardı. Baran salona oturdu, Selin çantasını yanına bıraktı. Bir süre ikisi de konuşmadı.

Sonunda Baran, gözlerini kaçırarak, “Anne, senin için daha iyi bir yer bulduk,” dedi.

Ne demek istediğini anlamadım.

“Nasıl yani?”

Selin derin bir nefes aldı.

“Huzurevi. Orası daha güvenli. Hem yalnız kalmazsın.”

Sanki biri göğsümün ortasına ağır bir taş bırakmıştı. Onlara bakarken yüzlerini tanıyordum ama söyledikleri kelimeler bana yabancı geliyordu.

“Ben yalnız değilim,” dedim sessizce. “Siz varsınız.”

Baran başını öne eğdi.

“Bizim de hayatımız var anne.”

İşte o cümle, yıllardır içimde biriktirdiğim bütün umutları bir anda kırdı.

Beni arabaya bindirdiklerinde yanıma yalnızca birkaç parça kıyafet aldım. Evime son kez baktığımda mutfaktaki eski sandalyeyi, eşimin yıllar önce diktiği perdeyi ve çocuklarımın küçüklük fotoğraflarını gördüm. Baran kapıyı kilitledi. Sonra anahtarı cebine koydu.

Huzurevine vardığımızda çalışanlar beni güler yüzle karşıladı. Bana odamı gösterdiler. Oda temiz ve aydınlıktı. Pencereden küçük bir bahçe görünüyordu.

Ama insan bazen en güzel odada bile kendisini terk edilmiş hissedebiliyordu.

İlk gece uyuyamadım. Tavana bakıp çocuklarımı düşündüm. Baran’ın çocukken ateşi çıktığında başında sabaha kadar beklediğim günleri hatırladım. Selin’in okul gösterisinde elbiselerini kendi ellerimle diktiğim zamanı düşündüm. Yıllar boyunca onların başını okşayan ellerim şimdi battaniyenin üzerinde hareketsiz duruyordu.

Ertesi sabah bahçeye çıktım.

Orada yetmişli yaşlarında, güler yüzlü bir adamla tanıştım. Adı Kemal’di.

Kemal Bey her sabah bahçedeki çiçeklerle ilgileniyordu. Elindeki küçük makasla kuruyan dalları kesiyor, sonra çiçekleri suluyordu.

“Çiçeklerle konuşuyor musunuz?” diye sordum.

Gülümsedi.

“Bazen insanlar dinlemiyor. Çiçekler hiç olmazsa susup dinliyor.”

İlk kez uzun zamandır içtenlikle güldüm.

Günler geçtikçe Kemal Bey ile yakın arkadaş olduk. Kahvaltılarda sohbet ediyor, bahçede yürüyüş yapıyor, eski günlerimizi birbirimize anlatıyorduk. Onun da çocukları vardı ama onlar da nadiren arıyordu.

Bir gün bana, “İnsan yaşlanınca en çok neyi kaybetmekten korkar biliyor musun?” diye sordu.

“Sağlığını mı?”

“Hayır,” dedi. “Gerekli olduğunu hissetmeyi.”

Bu söz aklımda kaldı.

Ertesi gün huzurevinin mutfağında çalışan genç kızın ağladığını gördüm. Adı Duru’ydu. Yanına oturup neden ağladığını sordum. Annesini kaybettiğini ve evde yalnız yaşayan babasının da hastalandığını anlattı.

Onu dinledim. Sonra elini tuttum.

“Bazen insanın ihtiyacı olan şey para değil,” dedim. “Birinin yanında olduğunu bilmek.”

Duru o günden sonra sık sık yanıma gelmeye başladı.

Bir süre sonra huzurevindeki diğer yaşlılarla da ilgilenmeye başladım. Birinin saçını tarıyor, birinin mektubunu okuyordum. Doğum günü olanlara küçük kutlamalar düzenliyordum. Bahçedeki çiçeklerin bakımını Kemal Bey ile birlikte üstlenmiştik.

Ben artık terk edilmiş bir kadın gibi hissetmiyordum.

Bir ailem daha vardı.

Fakat çocuklarım beni hiç aramıyordu.

Aylar sonra Baran bir akşam telefon etti.

“Anne, nasılsın?”

“İyiyim.”

Bir süre sessizlik oldu.

Sonra Baran, “Evle ilgili bazı şeyleri konuşmamız gerekiyor,” dedi.

İçim burkuldu.

“Evle ilgili ne var?”

“Anne, biliyorsun… Senin evin oldukça değerli. İleride ne yapacağını düşünmen gerekiyor.”

O an her şeyi anladım.

Beni özlediği için aramamıştı.

Evimi düşünüyordu.

Telefonu kapattığımda uzun süre pencerenin önünde oturdum. Ağlamadım. Çünkü bazı gerçekler insanı ağlatmaktan çok susturuyordu.

Ertesi gün Kemal Bey beni bahçede buldu.

“Bir şey olmuş.”

“Çocuklarım aradı,” dedim.

“İyi bir şey mi?”

Başımı salladım.

“Hayır. Ama artık ne yapacağımı biliyorum.”

Kemal Bey şaşkınlıkla yüzüme baktı.

“Ne yapacaksın?”

Gülümsedim.

“Hayatımın geri kalanını, beni gerçekten seven insanlarla geçireceğim.”

O günden sonra huzurevindeki insanlarla daha da yakınlaştım. Özellikle Duru’nun babasının tedavisiyle ilgilenmesine yardımcı oldum. Duru’nun yüzündeki minnettarlık, çocuklarımın yıllardır vermediği bir sıcaklığı bana hissettirdi.

Bunlar da İlginizi Çekebilir