Mehmet’le 1962 yılının Sevgililer Günü’nde nişanlandık. Üniversite yurdunda, küçücük bir masanın üzerinde titrek mum ışığında bana uzattığı gül buketi hâlâ gözümün önündedir. O gün verdiği sözleri hayatı boyunca tuttu. Her Sevgililer Günü çiçek getirdi. Bazen bir demet papatya, bazen kırmızı güller… Ama asla eli boş gelmedi.
“Bu günü unutursam kalbim dursun,” derdi şakayla karışık.
Kalbi gerçekten durdu. Geçen sonbaharda.
Onsuz geçirdiğim ilk Sevgililer Günü’nde ev fazlasıyla sessizdi. Saatin tik takları, mutfaktaki çaydanlığın fokurtusu bile yabancı geliyordu. Masada tek kişilik tabak vardı. Karşımdaki sandalye boştu. Gözlerim dolarken kapı birden sertçe çalındı.
İrkilerek ayağa kalktım.
Kapıyı açtığımda kimse yoktu. Ama eşikte bir buket duruyordu. Kırmızı güller. Mehmet’in en çok tercih ettiği çiçek.
Kalbim sıkıştı. Buketin sapına iliştirilmiş bir zarf vardı. Tanıdık el yazısını görünce dizlerimin bağı çözüldü.
Zarfı titreyen ellerle açtım.
“Sevgilim,” diye başlıyordu.
“Eğer bunu okuyorsan artık yanında değilim. Sana yıllarca sakladığım bir şey var. Bu anahtar bir daireye ait. Gitmeni istiyorum. Gerçeği ancak orada anlayacaksın. Beni affetmeni umuyorum.”
Anahtar avucumun içinde ağırlaştı.
Mehmet’in benden sır sakladığı düşüncesi içimi kemirdi. Altmış üç yıl boyunca her şeyimizi paylaşmıştık. Acılarımızı, borçlarımızı, çocuklarımızı, hayallerimizi… Peki bu neydi?
Dayanamadım. Paltomu giyip bir taksi çağırdım.
Adres şehir merkezinden uzakta, eski bir semtteydi. Yol boyunca mektubu defalarca okudum. Cümleler değişmiyor, ama anlamları kafamda büyüyordu.
Yaklaşık bir saat sonra taksi durdu.
Karşımda, yılların yıprattığı üç katlı eski bir apartman vardı. Merdiven boşluğunda loş bir ampul yanıp sönüyordu. İçimde tuhaf bir korku yükseldi.
İkinci kata çıktım. 7 numaralı kapı.
Anahtarı kilide sokarken ellerim buz kesmişti.
Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı.
İlk hissettiğim şey keskin bir küf kokusuydu. Perdeler kapalıydı. Odaya sızan zayıf ışık toz zerreciklerini ortaya çıkarıyordu.
Bir adım attım.
Salonun ortasında eski bir masa, üzerinde düzenli şekilde yerleştirilmiş klasörler vardı. Duvarlarda fotoğraflar asılıydı.
Yaklaştım.
Fotoğraflara bakınca kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu.
Hepsi bendim.
Gençliğimden bugüne kadar… Üniversite yıllarım, çocuklarımızın doğumu, yaz tatilleri… Ama bazı kareleri hatırlamıyordum. Sanki uzaktan çekilmiş, benim fark etmediğim anlar.
“Neler oluyor?” diye fısıldadım devamı icin sonrki syfaya gecinz...