Gözlerine bakamadım. Bakarsam,
58 yaşındayım. Menopoza gireli neredeyse on yıl oldu. Bu dönemde çoğu kadın emekliliğinin tadını çıkarırken, çiçek yetiştirmeyi ya da torunlarıyla zaman harcanmasını belirler. Bebek bezi değiştirmeyi değil. Hele yeniden anne olmayı hiç değil. Ama benim içeriğimden gelen tam olarak özellik.
Kocamı yedi yıl önce kaybettim. Hayatım sessiz, sakin ve kendi içindeydi. İki farklılaşma da evrilmiş, kendi yuvalarını kurmuştu. Artık sadece kendim için yaşadığımı sanıyordum.
Her şey o dinini bilmeyen mide satıcılarıyla ve bitkinlikle başladı. Önce ağır bir yaklaşımın sürmeyeceğimi sanıyorum. Daha sonra midemde ciddi bir sorun olduğunu düşündüm. Arkadaşlarım, “Bu yaştaki enerji dalgalanır, normaldir” dedi. Doktora gitmeyi hep erteledim. Taş o sabah başım dönen salonun bakımına kadar.
Kızım beni apar topar verdi. Tahliller yapıldı, kanlar alındı. Bekleme odasındaki dinlenme bozulmazsa, bir tüp ya da amansız bir sağlık haberine hazırlamıştım. Sonuçların sınırlı olduğu bölgede ısıyı asla unutamam. Kağıda bakıyor, sonra bana bakıyor, sonra tekrar kağıda dönüyordu. “Meryem Hanım” dedi yutkunarak. “Burada bir imkansızlık var.”
Beni hemen ultrasona aldılar. Buz gibi jel karnıma değdiğinde titredim. Monitörün ışığı karanlık odayı aydınlattı. Doktor cihazının karnında gezdirdi, gezdirdi... ve anında durdu. Odanın sessiz sessizliğine büründü.
"Ne görüyorsun?" diye fısıldadım. Sesim çıkmıyordu. "Çok mu büyük?" Doktor bana dönmedi. Gözlerin ekranı kilitlenmişti. “Hayır” dedi titrek bir sesle. “Kötü bir şey değil… Bir kalp atışı.”
58 yaşındaydım. Tıbben imkansız denilen, mucizevi sayılan bir şeylerin toplamı. Ben hamileydim. Ama monitör, o ritmik şekilde yanıp sönen küçük bölmeler ve içerdiği işaretler içeren o parça detaya bakarak asıl şoku o zaman parçaları.
Doktorun işareti, siyah beyaz dalgalı ekranın sağ alt köşesindeki bir sayı dizisinin üzerinde gösteriliyor. Ölçümlerin hemen yanında, yanıp sönen küçük harflerle tahmin üreme süresi yazıyordu: 15 hafta 3 gün.
O yaşananların havası bir anda hissedilmiş gibi. Nefes alamadım. Beynim o sayıyı algıladı, hızla ilerledi ve geriye doğru doğru bir programlama yaptı. Beş hafta ve üç gün önce. Ocak ayının ikinci haftası. O korkunç, karlı hafta sonu.
Hemen sağımda duran ve ortadan kaldırılan simsıkı tutan büyük artışlar Aslı'nın yüzü kesildi. "Hayır mı?" diye fısıldadı Çatallı bir sesle. "Ne kalp atışı? Doktor Bey, annem elli sekiz yaşındaydı. Babam yedi yıldı! Sistemi vardı. Bu imkansız!"
"Tıpta mucizeler her zaman imkansız görünüyor Aslı Hanım" dedi doktor, cihazı karnımdan usulca çekerken. "Nadir de olsa, hormonların ani para birimiyle geç menopozun ardından spontan yumurtlama vakaları literatürde vardır. asıl ancak mucize, bu neslin embriyonun tutunabilmiş olması."
Doktorun ne dediğini duymuyordum bile. Kulaklarımda sadece o karlı gecenin uğultusu vardı. Aslı'nın kocası, Kaan'la Sapanca'daki dağda mahsur kaldığımız o gece düşünemedim.
O haftanın sonucu aslında hep birlikte düzenlenmek için sürdürülmüştür. Ama Aslı ile Kaan yine o bitmek bilmeyen, yıpratıcı kavgalarından birini etmişlerdi. Aslı sınır sınırlarına girmiş, eşyalarını toplayıp arabayı taşıdığı gibi kış kıyamette İstanbul'a dönmüştü. Kar fırtınası bastırdığı için ben yola çıkamamıştım. Kaan da çıkmamıştı. İkimiz o ıssız dağ evinde, şöminenin başında yapayalnız tutulduk.
Kaan yıkılmıştı. Karısının onu anlamadığından, evliliklerinin nasıl bir cehennemden bahsedip durmuştu. Ben ise sadece bir anne olarak onu teselli etmeye çalışmıştım. Açılan bir şişe şişesi, devam eden dertleşme, şöminenin yarattığı o aldatıcı sıcaklık, ikimizin içindeki o derin yalnızlık duygusu… Sonra Kaan gözyaşlarına boğulmuştu. Ona sarılmıştım. Sadece destek olmak için kollarımı dolamıştım.
Ama sonra bir şeyler kontrolden çıktı. Mantığın, ahlakın ve sınırların tamamen yok olduğu, korkunç bir körlük anısıydı. Sabah uyandığımızda hayatlarının onun döneminde bakamamış, o gece yaşananların son gününe kadar o evin duvarları saklanmaya yemin etmiştik. Ben eve dönmüş, hiçbir şey yapmamış gibi devam etmiştim. Kaan ile Aslı sonrasında barışmışlardı. Her şey normale dönmüş sanıyordum.
Ta ki bu ultrason odalarıki o rakama kadar. 15 hafta 3 gün.
“Anne…” Aslı'nın sesiyle irkilerek kendime geldim. Gözyaşları içinde bana bakıyordu. Peçeteyle karnımdaki jeli silerken veya titriyordu. "Bana doğruyu söyle. Kimden? Allah aşkına anne, sen evden bile çıkmıyorsun. Aylardır başka kimse yok. Kim bu adam?"
Gözlerine bakamadım. Bakarsam, o an oracıkta öleceğimi hissettim. Karnımda büyüyen şey, kendi kocasından, demedimden olan bir bebekti. Bu, hiçbir yalanla kapatılamayacak, hiçbir bağlantısı olmayan, yıkıcı, kullanan bir sırdı Devamını okumak için başka bir sayfaya gecebilriisniz.
Bilmiyorum,” diyebildim titreyen dudaklarımla. Sesim bana ait değilmiş gibi yabancıydı. “Hatırlamıyorum… Bir hataydı. Sadece bir anlık… yalnızlık.”
“Yalnızlık mı?” Aslı’nın sesi hastane odasında yankılandı. Öfkesi, şaşkınlığını bastırmaya başlamıştı. “Babamın hatırasına bunu nasıl yaparsın? Bana bunu nasıl yaparsın? O adam kimse bulacağım onu!”
Karnımı toparlayıp yataktan kalkarken bacaklarımın tutmadığını hissettim. Doktor sessizce reçete yazıyor, durumun aile içi travmasını görmezden gelmeye çalışarak mesleki bir soğukkanlılıkla duruyordu. Bize ultrason görüntüsünün çıktısını uzattı. Siyah beyaz küçük kağıtta, bütün hayatımızı havaya uçuracak o bombanın ilk silüeti duruyordu.
Hastaneden nasıl çıktık, arabaya nasıl bindik hatırlamıyorum. Dışarıda kasvetli, yağmurlu bir bahar sabahı vardı ama benim içimdeki cehennem alev alev yanıyordu. Aslı direksiyona geçtiğinde ağlamaktan gözleri kıpkırmızı olmuştu. Motoru çalıştırdı ama gaza basmadı. Önce çantasından telefonunu çıkardı.
“Kaan’ı arayacağım,” dedi burnunu çekerek. “Hemen buraya gelsin. Tek başıma bu yükü taşıyamayacağım. Annem hamile demek… Delireceğim sanki.”
“Hayır!” diye bağırdım birden, ona doğru atılarak. Sesim o kadar panik doluydu ki Aslı irkilerek telefonu kucağına düşürdü. “Arama onu… Lütfen. Sadece eve gidelim. Biraz düşünmem lazım. Yalvarırım.”
Bana anlam veremeyen, acıyan ve aynı zamanda tiksinen bir bakış attı. “Seni tanıyamıyorum anne,” dedi fısıltıyla. Telefonu yerine koydu ve arabayı yola çıkardı.
Eve giden o kırk dakikalık yolculuk, hayatımın en uzun işkencesiydi. Camdan dışarı bakarken, karnımın içindeki o minik nabzı hisseder gibiydim. Doğuramazdım. Tıbben riskliydi, evet ama asıl risk doğduğunda yüzünün, gözlerinin kime benzeyeceğiydi. Ancak bu yaşta, bu haftaya ulaşmış bir gebeliği sonlandırmanın da beni masada bırakma ihtimali çok yüksekti. Kendi ölüm fermanımı kendi ellerimle yazmıştım.
Evin önüne geldiğimizde, o tanıdık siyah arabanın kapıda park halinde olduğunu gördüm. Kaan’ın arabasıydı. Kendi anahtarıyla çoktan içeri girmiş olmalıydı.
Aslı arabayı park edip hızla indi, ben ise kapıyı açarken ellerimin uyuştuğunu hissediyordum. Daire kapısından içeri adım attığımızda, Kaan salondaki koltukta oturuyordu. Bizi gördüğünde ayağa kalktı. Yüzünde sıradan, meraklı bir ifade vardı.
“Ne oldu hayatım?” dedi Aslı’ya doğru yürüyerek. “Tahlil sonuçları çıktı mı? Miden için ne dediler?”
Aslı ceketini çıkarırken hıçkırarak ağlamaya başladı. Gidip kocasına, benim damadıma, karnımdaki bebeğin babasına sıkıca sarıldı.
Kaan…” dedi Aslı ağlayarak, yüzünü onun omzuna gömerken. “Annem… annem hamileymiş
Kaan’ın Aslı’nın sırtını sıvazlayan elleri havada asılı kaldı. Bedeni anında kaskatı kesildi. Yavaşça başını kaldırdı ve Aslı’nın omzunun üzerinden doğrudan bana baktı.
Salondaki duvar saatinin tiktakları dışında hiçbir ses yoktu. Kaan’ın gözlerindeki o sıradan ifade yavaşça silindi, yerine saf, sarsıcı bir dehşet oturdu. Gözleri karnıma, sonra tekrar yüzüme kaydı. Dudakları hafifçe aralandı ama hiçbir şey söyleyemedi.
O an ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk. O kar fırtınasının olduğu geceyi. Ve ikimiz de, o karların eriyip altındaki çamurun, bütün hayatımızı yutmak üzere ayaklarımıza kadar geldiğini çok iyi biliyorduk. Pimi çekilmiş bombayı artık kimse durduramazdı.