"Kadın bana," diye devam etti Burak, yani benim mucizem, benim yıllar sonra bulduğum Can'ım, "gerçek annemin çok fakir olduğunu, hastane masraflarını ödeyemediği için beni orada bırakıp kaçtığını söylemişti doktorun. Onlar da buna inanmak istemişler. Yıllarca vicdanlarını böyle rahatlatmışlar. Ama ölüm döşeğinde, annem bana bu fotoğrafı uzattığında 'Bizi affet' dedi. 'Annen seni asla bırakmadı, o acımasız doktor onu senin öldüğüne inandırdı. Bu fotoğrafı yıllar önce doktorun odasından, senin gizli dosyandan çalmıştım. Lütfen git ve onu bul, o senden hiç vazgeçmedi' dedi."

On beş yıl... Koskoca on beş yıl boyunca boş bir mezara sarılıp ağlamıştım ben. Toprağına ektiğim çiçekler, her bayram sabahı o soğuk mermere döktüğüm gözyaşları... Hepsi o lanet olası hastane odasında yazılan, para uğruna sahnelenen karanlık bir oyunun eseriydi. Ama şimdi, o iğrenç senaryo yırtılıp atılmış, gerçeğin ta kendisi, etten ve kemikten bir halde tam karşımda oturuyordu.



Elini uzattı masanın üzerinden. Benim yıllarca o çamurlu toprağı avuçlayan, evlat hasretiyle yanan titrek ellerimi kendi sıcak, genç avuçlarının arasına aldı. Tıpkı dört yaşındayken, karanlıktan korktuğunda parmağımı sıkıca tuttuğu gibi, aynı güvenle tutuyordu.



"Haftalardır bu yüzü aradım," dedi fısıltıyla, gözlerinden bir damla yaş düşerken. "Şehir şehir dolaştım, eski hastane kayıtlarının peşine düştüm, özel dedektif tuttum ama hep bir çıkmaza girdim. Bugün bu kafeye sadece yorgunluktan soluklanmak için girmiştim. Ama sen... Sen bana o kahveyi uzattığında, gözlerindeki o derin acıyı, o bitmek bilmeyen şefkati gördüğümde... Fotoğraftaki kadının tam karşımda durduğunu anladım."

Bunlar da İlginizi Çekebilir