Benim adım Erin. 40 yaşındayım. Ve üç hafta önce dünyam paramparça oldu.
10 yaşındaki kızım Elif, yağmurlu bir Cumartesi sabahı bir trafik kazasında hayatını kaybetti.
O sabah Elif’in emniyet kemerini bağladığını, kulaklarına kadar gülümsediğini ve hafta sonu resim kursu için ne kadar heyecanlı olduğunu hatırlıyorum.
Direksiyonda eşim Murat vardı. Elif, ayçiçeği resmini bitirirse dönüşte ona sıcak çikolata ısmarlayacağına söz vermişti.
Ama eve hiç dönemediler.
Islak bir virajda kontrolden çıkan bir kamyonet bariyeri aşıp arabamıza çarptı. Yolcu tarafı kâğıt gibi ezildi.
Elif olay yerinde hayatını kaybetti.
Murat hayatta kaldı. Kaburgaları kırıldı, akciğerleri zedelendi, omurgası çatladı. İki hafta boyunca yoğun bakımda kaldı.
Gözlerini ilk açtığında bana değil, sadece tek bir şey fısıldadı:
“Elif?”
Eve döndüğünde artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Ev sessizdi.
Elif’in odası olduğu gibi duruyordu. Yarım kalmış ayçiçeği resmi masadaydı. Oyuncakları yerdeydi. Pembe lambası hâlâ yanıyordu.
Polis, kazadan sonra Elif’e ait her şeyi delil olarak almıştı.
Sırt çantasını… defterini… ve o sarı kazağı.
En sevdiği kazak. Onu giydiğinde uzaktan bile tanırdım. Yürüyen bir güneş gibiydi.
Bir sabah, soğumuş kahveme bakarken, köpeğimiz Paşa arka kapıyı tırmalamaya başladı. Bu bir havlama değildi. Telaşlı, çaresiz bir sesti.
Kapıyı açtım.
Paşa verandada duruyordu. Ağzında parlak sarı bir şey vardı.
Kalbim duracak gibi oldu.
Bu… Elif’in kazağıydı.
Titreyerek uzandım ama Paşa kazağı kaptı ve koşmaya başladı.
Her birkaç adımda bir durup beni takip edip etmediğime baktı.
Sanki bana bir şey göstermek istiyordu.
Üzerime bir şey bile almadan peşinden koştum.
Bahçenin arkasındaki çitten geçtik. Yıllardır gitmediğimiz boş araziye girdik.
Yaklaşık on dakika sonra durdu.
Terk edilmiş eski kulübenin önünde.
İçeri girdim.
Kulübenin arka köşesinde, eski kıyafetlerden yapılmış bir yuva vardı.
Ve o yuvada…
Elif’in eşyaları.
Atkısı. Hırkası. Küçük kazakları.
Ve ortalarında, hamile bir anne kedi ile yanına sokulmuş üç minik yavru.
Paşa sarı kazağı dikkatlice yuvanın yanına bıraktı. Yavrular hemen ona sokuldu.
İşte o an anladım.
Bu kazak, kazadaki değil… yedek olanıydı. Elif, gizlice buraya geliyor, bu kedilere bakıyordu.Devamı sonrki syfda..
Onları sıcak tutmak için kendi kıyafetlerini getiriyordu.
Dizlerimin üzerine çöktüm.
“Elif…” diye fısıldadım. “Bunu kimseye söylememiştin.”
Bu bir tesadüf değildi.
Bu, kızımın geride bıraktığı sevgiydi.
Hepsini eve taşıdım.
Yumuşak havlularla bir yuva yaptım. Paşa başlarında bekledi.
O akşam Murat aşağı indiğinde manzarayı gördü. Uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra sadece şunu fısıldadı:
“Gerçekten çok büyük bir kalbi vardı…”
Hepsini sahiplendik.
Ve ben…
Her sabah uyanmak için bir sebep buldum.
Birkaç gün sonra Elif’in odasına girdim. Bana yaptığı yarım kalmış bilekliği bileğime taktım. Ayçiçeği defterini açtım.
Gülümsedim.
O gece, sarı kazak kucağımdayken fısıldadım:
“Onlara ben bakacağım… senin yaptığın gibi.”
O gece ilk kez kâbus görmeden uyudum.
Ve sabah güneş içeri süzülürken, bir anlığına Elif’in hâlâ burada olduğunu hissettim.
Bir hayalet gibi değil…
Geride bıraktığı iyilikle.