Güncel Van Askerler
Üç çocuklu, geçim sıkıntısı çeken bir anneye bebek maması aldım. Ertesi gün kapıma bir asker geldi.

Ben Sude, 36 yaşındayım. Altı ay önce hayatım paramparça oldu. Oğlum Arda’yı bir trafik kazasında kaybettim. Ondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Eşim Murat, birkaç hafta sonra beni terk etti.

“Bu hâlini izleyemiyorum,” dedi. “İkimiz için de çok ağır.”

Gidişini durduracak gücüm yoktu zaten.

O günden sonra hayattan uzaklaştım. Çocuk seslerinden kaçtım. Bir bebeğin ağlamasını duymak, göğsümde bir şeyleri parçalıyor gibiydi. Bayramlar, özel günler… hepsi cehenneme dönmüştü.

O salı günü, mahalledeki markette sıradaydım. Üzerimde eski paltom, omuzlarım çökmüş, alışveriş arabam sadece temel ihtiyaçlarla doluydu.

Önümde genç bir kadın vardı. Adının Zeynep olduğunu sonradan öğrendim. Üç çocuğu vardı: biri kucağında, biri eteklerine yapışmış, diğeri alışveriş arabasının kenarına tutunmuştu. Elinde bir kutu bebek maması vardı ve avucundaki bozuk paraları tek tek sayıyordu.

Arkasındaki insanlar sabırsızlanmaya başladı.

“CİDDEN ÜÇ ÇOCUĞUN VAR DA MAMA ALAMIYOR MUSUN?” diye tısladı bir kadın.

“PARALARI DAHA HIZLI SAY!” diye çıkıştı başka biri.

“HERKESİN İŞİ GÜCÜ VAR!”

Bir adam öne eğildi.

“ÜÇ ÇOCUĞU NASIL DOYURUYORSUN? BUNU HİÇ DÜŞÜNDÜN MÜ?”

Zeynep irkildi, kutuyu daha sıkı kavradı.

“Ben… ben sadece—”

“Sadece ne?” diye bağırdı biri.

“Herkesin zamanını mı çalıyorsun?”

“YA AL YA DA KENARA ÇEKİL!”

Midem düğümlendi. Onun ezilmesini izleyemezdim.

“Ben ödeyeceğim,” dedim, sesim titreyerek.

Market bir an sessizleşti.

Zeynep bana döndü, gözleri dolmuştu.

“Gerçekten mi?..”

Başımı salladım. Kartımı uzattım. Kasiyer işlemi yaptı. O an Zeynep’in omuzlarından koca bir yük kalkmış gibiydi.

Arkamızdaki insanlar homurdanarak gözlerini devirdi. Umurumda değildi.

Zeynep teşekkür ederken sesi titriyordu. Çocuklarını toparladı, aceleyle çıktı.

O gece, yatağa uzandığımda onun yüzü gözümün önünden gitmedi. Korkusu, yorgunluğu, çaresizliği…

Ertesi gün öğleden sonra kapım çaldı.

Kimseyi beklemiyordum.

Kapıyı açtığımda karşımdaki manzara nefesimi kesti.

Üzerinde asker üniforması olan, uzun boylu, ciddi görünümlü bir adam duruyordu. Sert bir duruşu vardı ama gözleri beklediğimden daha yumuşaktı.

“Sude Hanım?” dedi.

“Evet?..”

“Dün bir markette miydiniz?”

Kalbim hızla çarpmaya başladı.

“Evet…” dedim, ne diyeceğimi bilemeden.

Adam bir an durdu, sanki doğru kelimeleri seçmeye çalışıyordu.

“Orada… genç bir kadına yardım ettiniz mi?”

Boğazım kurudu.

“Evet,” dedim yavaşça.

Asker derin bir nefes aldı.

“Onunla ilgili size anlatmam gereken bir şey var.”

Kapının eşiğinde donup kaldım.

Ve o an, yaptığım küçük bir iyiliğin… sandığımdan çok daha büyük bir şeye dokunduğunu hissettim.

Evin içindeki sessizlik, bazen en yüksek çığlıktan bile daha fazla can yakıyor. Duvarlardaki boşluklar, Murat’ın giderken götürdüğü tabloların değil, Arda’nın bir daha asla dolduramayacağı o devasa boşluğun simgesiydi. Altı ay... Bir anne için zamanın durduğu, saatin yelkovanının kalbine saplandığı o süre.

Oğlum Arda’nın trafik kazasındaki kaybından sonra hayat benim için gri bir sis perdesinden ibaretti. Murat’ın “Bu hâlini izleyemiyorum,” diyerek kapıyı çekip gitmesi ise üzerine eklenen son toprak parçası olmuştu. Ben 36 yaşındayım ama ruhum yüzyıllık bir yorgunluk taşıyor. Çocuk seslerinden, parklardan, hatta marketlerdeki bebek bisküvilerinden bile kaçıyordum. Çünkü her çocuk sesi, Arda’nın yarım kalan gülüşünü hatırlatıyordu.

O salı günü, mutfakta bir dilim ekmek bile kalmadığını fark edince mecburen dışarı çıktım. Hava soğuktu, gökyüzü benim içim gibi bulutlarla kaplıydı. Mahalledeki o büyük markete girdiğimde tek amacım hızla ihtiyaçlarımı alıp eve, o güvenli sessizliğime dönmekti. Ama kaderin benim için başka planları vardı.

Kasa sırasında beklerken önümdeki kadını fark etmemek imkânsızdı. Zeynep... Solgun yüzü, titreyen elleri ve etrafında pervane olan üç küçük çocuğuyla hayatın tüm yükünü omuzlamış gibi görünüyordu. Kucağındaki bebek huysuzlanıyor, yanındaki küçük kız ise annesinin eteğine asılmış sessizce bir şeyler fısıldıyordu. Zeynep’in önündeki bantta sadece tek bir kutu bebek maması ve birkaç parça ekmek vardı.

Kasiyer fiyatı söylediğinde Zeynep avucundaki bozuk paraları tezgâha döktü. Tek tek, titreyerek saymaya başladı. Arkadaki kalabalık ise merhametten nasibini almamış bir öfkeyle homurdanmaya başladı.

“Hadi ama! Altı üstü bir mama, neyi bekliyoruz?” diye bağırdı arkadan şık giyimli bir kadın.

Zeynep’in yanakları utançtan kızardı. “Çok özür dilerim, hemen bulacağım...” dedi sesi titreyerek.

“Üç çocuk yapmayı biliyorsun ama mama alacak paran yok mu? Kenara çekil de işimiz görülsün!” Bu kez önde bekleyen bir adamdı konuşan. Sözleri zehir gibiydi.

O an, içimde aylardır uyuyan o kor alevlendi. Kendi acımla boğuşurken, başkasının çaresizliğinin bir linçe dönüşmesine seyirci kalamazdım. Arda’yı koruyamamıştım ama bu kadını koruyabilirdim.

“Ben ödeyeceğim,” dedim. Sesim, kendi kulağıma bile yabancı gelecek kadar kararlıydı Devamı sonrki syfda...
Market bir anda sustu. O bağıran insanlar, o sabırsız kalabalık bir anda başlarını yere eğdi. Zeynep bana döndü. Gözlerindeki o ifadeyi asla unutamam; minnetle karışık derin bir mahcubiyet... Kartımı uzattım, işlem saniyeler içinde bitti. Zeynep poşetini alırken yanıma yaklaştı, “Hakkınızı helal edin, ben... çok teşekkür ederim,” dedi fısıltıyla. Sadece başımı sallayabildim. Konuşursam ağlayacağımı biliyordum.

O gece yatağımda dönüp dururken Zeynep’in çocuklarını düşündüm. O bebek mamasını yerken karnı doyacak olan o masumu... Altı aydır ilk kez Arda’nın yokluğu dışında bir şey için kalbim sızlamıştı.

Ertesi gün, pencerenin önünde oturmuş dışarıdaki yağmuru izlerken bahçe kapısının önünde bir araç durdu. Birkaç saniye sonra kapım sertçe çalındı. İçimi bir huzursuzluk kapladı. Kapıyı açtığımda karşımda askeri üniforması içinde, çelik gibi sert duruşlu bir adam duruyordu. Ama gözleri... Gözleri bir fırtınadan yeni çıkmış gibi yorgun ve hüzünlüydü.

“Sude Hanım?” dedi, sesi bir emir kipi kadar güçlü ama bir o kadar da saygılıydı.

“Evet, benim?” dedim, sesim titreyerek.

“Dün markette olan olaydan haberim var. Zeynep... O benim kız kardeşim.”

Nefesimi tuttum. Adamın içeri girmesi için kapıyı açtım. Adı Kenan’mış. Salona geçtiğinde şapkasını eline aldı, koltuğun ucuna eğreti bir şekilde oturdu. Sanki bu eve ait olmayan bir dünyadan gelmiş gibiydi.

“Zeynep size söyleyememiştir,” dedi Kenan, boğazını temizleyerek. “Onun kocası, yani eniştem, benimle aynı birlikte görev yapıyordu. Üç ay önce bir sınır operasyonunda şehit düştü. Zeynep o günden beri tek başına. Maaş bağlanması, prosedürler... Hepsi aksadı. Ben yeni dönebildim görevden. O gün evde hiçbir şeyleri kalmamıştı. Zeynep gururludur, kimseden bir kuruş istemez. O mamayı alabilmek için evdeki son bozuklukları toplamış.”

Gözlerim doldu. Marketten o kadına hakaret eden insanların suratlarını hatırladım. Bir şehit eşine, üç yetim annesine "Neden çocuk yaptın?" diye bağıran o zihniyeti...

Kenan konuşmaya devam etti, sesi bu sefer daha alçaktı: “Dün eve gittiğimde Zeynep mutfakta ağlıyordu. Ama üzüntüden değil, birinin ona hâlâ ‘insan’ gibi davrandığını gördüğü için. ‘Ağabey,’ dedi, ‘O kadının gözlerinde büyük bir karanlık vardı ama eli bana güneş gibi uzandı.’ Sude Hanım, siz sadece bir mama almadınız. Siz benim kardeşimin hayata olan inancını geri verdiniz.”

Sustu. Cebinden küçük, zarfın içine konulmuş bir fotoğraf çıkardı. “Bunu size getirmemi istedi.”

Fotoğrafa baktığımda hıçkırıklarımı tutamadım. Zeynep’in üç çocuğu, o gece masada oturmuşlar, önlerinde ekmekleri ve bebekleriyle gülümsüyorlardı. Ama fotoğrafın arkasındaki yazı asıl canımı yakan şeydi: “Oğlunuz Arda için dün gece dua ettik. O artık bizim de kalbimizde.”

“Adımı nereden biliyordu?” diye sordum şaşkınlıkla.

Kenan hafifçe gülümsedi. “Marketten çıktığınızda sizi tanıyan biriyle karşılaşmış. Arda’nın hikâyesini de o zaman öğrenmiş. Zeynep dün gece bana şunu söyledi: ‘O kadın kendi evladını toprağa vermiş ama benimkini doyurdu. Bu dünyada iyilik hâlâ bitmemiş.’”

O an anladım ki, ben o markette aslında bir başkasına yardım etmemiştim. Ben kendimi kurtarmıştım. Arda’nın gidişiyle kararan dünyamda, küçük bir mum yakmıştım. Kenan ayağa kalktı, bana bir asker selamı verdi ve “Bir ihtiyacınız olursa, biz artık sizin aileniz sayılırız,” diyerek evden ayrıldı.

O gittikten sonra mutfağa gittim. Altı aydır ilk kez ocağın altını yaktım, kendime bir çay koydum. Evin içindeki o sağır edici sessizlik dağılmaya başlamıştı. Arda gitmişti, evet. Murat gitmişti. Ama dışarıda, benim aldığı bir kutu mamayla karnı doyan yetimler, bana dua eden bir anne vardı.

Hayat, bazen en karanlık noktasında bize bir kapı açar. O kapıdan geçmek için sadece bir elin uzanması yeterlidir. Ben o elin sahibi olmuştum ve karşılığında yaşama sevincimin kırıntılarını geri almıştım. Ertesi gün evimdeki Arda’nın küçülen kıyafetlerini, oyuncaklarını özenle paketledim. Hepsini Zeynep’in çocuklarına götürecektim. Arda’nın oyuncakları başka çocukların ellerinde can bulacak, onun kokusu başka evlerde yaşayacaktı.

Artık biliyordum; bir evlat kaybedince annelik bitmiyordu. Sadece şekil değiştiriyordu. Ve benim artık bakmam gereken, dualarıyla beni hayata bağlayan üç çocuğum daha vardı.

Bunlar da İlginizi Çekebilir