Telefonu titreyen parmaklarımla çıkarırken nefesim buhar olup yüzüme geri dönüyordu. İkizlerimin minik ağlayışları göğsümün içinde yankılanıyor, her hıçkırık sanki kalbime bir iğne gibi batıyordu. Ama gözlerimde yaş yoktu. O yaşlar, doğumhanede tükenmişti. Bu gece sadece soğuk vardı… ve benim içimde, yıllardır bastırdığım o demir gibi irade.
Ekranda tek bir isim belirdi: Kadir.
Bir kez çaldı. İki kez. Üç kez…
“Hanımefendi?” dedi uykulu ama hemen kendine gelen bir ses. Kadir, yıllardır yanımda çalışan sağ kolumdu. Ben “tasarımcı Nalan” kılığında yaşarken bile, gerçeği bilen tek tük kişiden biriydi.
“Aracı gönder,” dedim. Sesim sakin çıktı, beni bile şaşırttı. “Şimdi. Cinak Sitesi, B Blok. Ayrıca… güvenliği de hazırla.”
Kadir’in sesi bir anda ciddileşti. “Anlaşıldı. On dakika.”
Telefonu kapattım. İkizlerimden birinin yanağına öpücük kondurdum. “Tamam güzelim… annemiz buradayız,” diye fısıldadım. “Artık kimse bizi kapıdan kovamayacak.”
Sitenin girişinde görevli güvenlik kulübesinden bir ışık süzüldü. Adam beni fark etmiş olmalıydı; camı araladı, bakışları önce bebeklere, sonra benim çıplak ayaklarıma kaydı. Tereddüt etti. Yardım etmek istiyor gibiydi ama bu semtte insanlar önce “kimin kim” olduğuna bakardı.
Bir adım attım. Buz gibi taş ayağımı yaktı. Dizlerim sızladı. Yine de durmadım. Kapının önünde dikilip yalvaracak değildim. O evin kapısı bana kapanmıştı ama ben o kapıdan çıkarken başka bir kapıyı açmıştım: Hesap kapısını.
Sokağın ucundan bir motor sesi yükseldi. Kar taneleri far ışıklarının içinde dans ediyordu. Simsiyah bir araç yaklaştı; camları koyu, gövdesi ağır bir gölge gibi. Ardından iki araç daha… Bir konvoy gibi.
İlk araç önümde durdu. Şoför hızla indi, kapıyı açtı. Ardından siyah paltolu, kulaklık takmış iki güvenlik görevlisi etrafa baktı. Bu görüntü, sıradan bir “gece taksisi”ne benzemiyordu. Güvenlik kulübesindeki adam gözlerini kocaman açtı.