Hediyeleşme saati geldiğinde herkes büyük paketler ve kabarık zarflar sunuyordu. Sıra bana geldiğinde yavaşça ayağa kalktım ve binbir güçlükle biriktirdiğim paranın olduğu zarfı oğluma uzattım. Teşekkür etmesini beklerken, oğlum yüzünü buruşturarak cebinden kirli ve buruşuk bir bez parçası çıkardı. Herkesin duyacağı bir sesle, “Şu haline bak, saçın başın darmadağın. Al şu mendili de kafanı ört, bizi insanların önünde daha fazla rezil etme,” dedi.
Salonda buz gibi bir hava eseceğine, zengin akrabaların alaycı kahkahaları yükseldi. Gelinim bıyık altından gülerken, oğlum beni adeta bir çöp yığınıymışım gibi süzüyordu. O kirli mendili titreyen ellerimle aldım, gözyaşlarımı içime akıttım. Onlar için ben, sadece bir an önce gitmesi gereken rüküş bir yaşlıydım. Ancak görkemli pasta masaya geldiğinde, herkesin hayatını sonsuza dek değiştirecek o konuşmayı yapmaya karar verdim. Sessizce ayağa kalkıp mikrofonu elime aldım ve “Bir duyurum var,” dedim. Herkes merakla bana döndüğünde çantamdan bir dosya çıkardım. “Yıllardır oturduğunuz o lüks ev, hafta sonlarını geçirdiğiniz yazlık ve harcadığınız servetin kaynağı olan şirketlerin aslında kime ait olduğunu unutmuş gibisiniz. Hepsi benim üzerime kayıtlıydı ve ben sadece huzurunuz bozulmasın diye sessiz kalmıştım,” diye devam ettim. Salonda ölüm sessizliği hakim oldu. “Bugün bana verdiğin o kirli mendil, annelik bağımızı kopardığın an oldu. Az önce avukatımı aradım; mirasımı iptal ettim ve tüm mal varlığımı bir vakfa bağışladım. Yarın akşama kadar evimi boşaltın,” dedim. Oğlumun yüzü kireç gibi bembeyaz oldu, dizlerinin bağı çözülerek olduğu yere çöktü. Artık onları utandıracak bir anneleri yoktu ama sığınacak bir çatıları da kalmamıştı.