Sabah namazına her zamanki gibi erkenden gitmiştim. Hava serindi, avluda kimsecikler yoktu. Camiye girmeden önce şadırvanın yanından geçerken bir ses duydum. Önce kedi sandım. Sonra bir kez daha geldi o ses; ince, kesik kesik bir ağlama. Havlu askısına doğru yürüdüm. Bir baktım, caminin yeşil havlusuna sarılmış küçücük bir bebek duruyor. Yüzü mosmor, sesi kısılmıştı. O an içimde bir şey koptu.
Etrafıma baktım, kimse yoktu. Bebek öylece bırakılmıştı. İlk aklıma gelen şey, bunu yapanın çaresiz olduğuydu. Hemen havluyu biraz daha sardım, göğsüme bastırdım. Kalbi deli gibi atıyordu. İmam henüz gelmemişti. Doğruca evime götürdüm. Komşu Hatice’ye koştum. “Bir bebek buldum,” dedim. Gözleri faltaşı gibi açıldı ama lafı uzatmadı. Süt buldu, bezi ayarladı. O gün hastaneye gittik, polise haber verdik. Kimse çıkmadı.
Birkaç hafta geçti. Devlet çocuğu alacak dedi. O an içimde büyük bir korku oldu. Yalnızdım, karım yıllar önce ölmüştü, çocuğum yoktu. Ama o bebeği başkasına vermek istemedim. Gerekli işlemleri yaptım, zor oldu ama başardım. Ona Yusuf adını verdim. Çünkü bırakıldığı yer kutsaldı, kaderi ağırdı.
Yusuf büyürken mahalle de benimle birlikte yaşlandı sanki. Onu okula ben götürdüm, ben aldım. Akşamlan dizimin dibinde oturur, sessizce televizyon izlerdi. Ço soru soran bir çocuk değildi. Ama bazen geceleri uyanır, ağlardı. Yanına gider, sırtını sıvazlardım. “Buradayım,” derdim. O da sakinleşirdi.
Yıllar geçti. Yusuf on yaşına geldi. Bir gün okuldan geldiğinde yüzü bembeyazdı. “Baba,” dedi bana baba derdi, “arkadaşlarım annem nerede diye sordu.” Donu kaldım. Ona gerçeği anlatmak için erken mi geç mi bilemedim. “Annen yok oğlum,” dedim, “ama seni seven biri var. Başını salladı ama gözleri doldu. O günden sonra daha içine kapandı.
Aradan birkaç yıl geçti. Bir sonbahar günüydü. Cami avlusunda oturuyordum. Elimde tespih, aklımda bin bir düşünce. O sırada bir kadın geldi. Başörtüsü vardı, yüzü solgundu. Etrafa bakındı, sonra bana doğru yürüdü. “Affedersiniz,” dedi, sesi titriyordu, “buraya yıllar önce bir bebek bırakılmıştı. Kalbim duracak gibi oldu. Devamını okumak için diğer sayfaya gecebılırsınız…
Kadına baktım, gözlerini kaçırıyordu. “Nereden biliyorsun?” dedim. Dizleri titredi, oturdu. “Ben bıraktım,” dedi. O an içimde öfke mi acı mı vardı bilemedim. Ellerim titredi. “Neden?” diye sordum sadece. Gözlerinden yaşlar aktı. Gençmiş o zaman, ailesi kabul etmemiş, kaçmış, sonra korkmuş. “Her gün pişman oldum,” dedi. “Uzaktan takip ettim. Onu aldığınızı biliyordum. Yaklaşmaya cesaret edemedim.”
Yusuf o sırada camiden çıkıyordu. Bizi gördü, yanımıza geldi. Kadın onu görünce ağlamaya başladı. “O,” dedi, “o benim oğlum.” Yusuf bana baktı. Gözlerinde korku vardı. Elimi omzuna koydum. “Dur,” dedim kadına, “şimdi değil.”
Eve gittik. Yusuf sessizdi. Akşam yemeğini zor yedi. Sonra bana döndü. “O kadın kimdi?” diye sordu. Derin bir nefes aldım. Gerçeği anlattım. Baştan sona. Ağladı. ağladı. O gece sabaha kadar uyumadı.
Çok Günler sonra Yusuf annesiyle konuşmak istedi. Ben de yanlarında oldum. Kadın özür diledi, ağladı. Yusuf dinledi. Affetti mi bilmiyorum ama kapıyı kapatmadı.
Şimdi arada görüşüyorlar. Yusuf hälä benimle yaşıyor. Bana baba demeye devam ediyor. Ben de her sabah caminin yolunu tutarken içimden şunu geçiriyorum:
Bazen bir havluya sarılı kader, insanın bütün hayatını değiştiriyor.