Şoför, aynadan ona kısa bir bakış attı; şaşırmıştı ama profesyonelliğini bozmadı, tek kelime etmedi. Araç, cam kulelerden uzaklaşıp hırsın gürültüyle değil, sessizce var olduğu daha sakin sokaklara doğru süzülmeye başladı.
Rolls-Royce eski mahalleye girdiğinde, aradaki fark neredeyse acımasızdı. Dar yollar, mütevazı evler, yumuşak bir ışıkla yanan veranda lambaları… Ali, anılarıyla yüzleşmektense onları silmenin daha kolay olduğunu düşündüğü için bu yeri zihninden kazımaya çalışmıştı. Araba, parayla değil özenle bakıldığı belli olan, küçük iki katlı bir evin önünde yavaşladığında göğsü sıkıştı. Ev değişmemiş gibiydi; sanki zaman, saygıyla geri çekilmişti.
Ali arabadan tek başına indi, şoförü eliyle geri çevirdi. Hava burada farklıydı—daha serin, anlam yüklüydü. Taş yoldaki her adımı gereğinden fazla yankılandı. Eskimiş ama tanıdık kapı, onun bugün olduğu kişiyle geçmişteki hâli arasında sessiz bir eşik gibiydi.
Zile bastı.
Saniyeler uzadı, beklentiyle gerildi. Sonra kapı açıldı.
Zeynep karşısındaydı.
Zaman izini bırakmıştı—gözlerinin kenarında ince çizgiler, duruşunda sessiz bir direnç vardı—ama bakışı değişmemişti. Doğrudan, sakin, etkilenmeyen bir bakış. Saçları sade bir şekilde toplanmış, kıyafetleri gösterişsizdi; değerini kanıtlamaya ihtiyaç duymayan bir hayata aitti.
“Ali?” dedi, sesi şaşkınlıkla sertleşerek. “Burada ne işin var?”