“Bunu… sana karşı hazırlamadım,” dedi hızlı hızlı. “En azından sandığın gibi değil.”
Kapağı açmaya elim gitmedi.
“Beni evden kovdun,” dedim. Sesim inceldi. “Kocamın cenazesinden iki gün sonra. Yeni doğmuş bebeğimle…”
Nermin gözlerini kaçırdı. İlk kez, gerçekten ilk kez, yüzünde bir şey gördüm: utanç.
“Biliyorum,” dedi. “Onu geri alamam.”
Cümle o kadar netti ki öfkem bile nereye konacağını şaşırdı. Tam konuşacaktım ki Nermin elini havaya kaldırdı.
“Kerem öldüğü gün… evde bir zarf buldum. Bana yazmış. Açmamıştım.” Boğazı düğümlendi. “Açtığımda artık çok geçti.”
Bir an durdu, dosyanın içinden tek bir kağıt çekti. Üstünde Kerem’in el yazısı vardı. Dizlerim boşaldı. Kalemini tanıyordum. Harflerin eğimi, noktaların aceleciliği… Hepsi onun.
Nermin kağıdı bana uzatmadı. Okumaya başladı. Sesi kırık döküktü.
“Anne, eğer bu mektubu okuyorsan… ben artık yokum.”
Nermin kelimelerde boğulur gibi durdu. Sonra kendini toparlayıp devam etti:
“Biliyorum, Meryem’i hiç sevmedin. Bunu değiştiremem. Ama Nuh’u sevmek zorundasın. Çünkü o benim oğlum ve ona zarar gelirse… bil ki bu dünyada seni affetmem.”
Nermin’in gözleri doldu. O an, odada sanki Kerem’in sesi dolaştı. Benim içimde bir yer, hem sızladı hem de bir anlığına nefes aldı.
“Devamı var,” dedi Nermin. “Ama asıl mesele bu değil.”
Dosyadan fotoğraflar çıkardı. Biri benim hastane çıkışı halim. Biri evin önü. Biri de… gece pansiyon gibi bir yerde Nuh’u kucağımda salladığım an. Midem ters döndü.
“Beni takip mi ettin?”
“Evet,” dedi. “Ama kötü niyetle değil.”
“Bunu nasıl söylersin?” Sözlerim bıçak gibi çıktı. “Beni kapının önüne koydun. Sonra arkamdan adam mı tuttun?”
Nermin masanın üzerinde duran başka bir kağıdı çevirdi. Bu sefer bir banka yazısıydı. Üstünde Kerem’in adı vardı. Sonra alt satırda bir isim daha: Cem Karaca.
“Kerem’in ortağı,” dedim. “Cem…”
Nermin başını salladı. “Kerem öldükten birkaç saat sonra evime geldi. Beni korkutmadı… resmen ezdi. ‘Kerem’in borcu var, şimdi siz ödeyeceksiniz’ dedi. Oysa Kerem’in borcu olmadığını biliyordum. Kerem dürüsttü. Ama Cem’in yüzünde öyle bir şey vardı ki… kendimi ilk kez gerçekten güvensiz hissettim.”
Ellerim buz kesti. “Ne istedi?”
“Kerem’in kasasındaki belgeleri. Şirketle ilgili bir dosya. ‘O dosya bulunmazsa… gelinin ve bebeğin başına ne geleceğini düşün’ dedi.” Nermin’in sesi bir anda kısılıp sertleşti. “O an… beynim durdu. Sadece şunu düşündüm: Sizi korumak için sizi evden uzaklaştırmalıyım.”
Gözlerim büyüdü. “Yani… beni kovdun çünkü…”
“Çünkü evin adresini biliyorlar,” dedi. “Çünkü seni orada bırakmak, seni hedef tahtasına çivilemekti.”
İnanmak istemedim. İnanırsam, o iki gün boyunca kendime sarıldığım bütün nefret yıkılacaktı. Ama Nermin’in titreyen elleri, nefes alışındaki panik… rol gibi değildi.
“Peki neden bana söylemedin?” diye sordum.
Nermin acı acı güldü. “Sana ‘kaç’ dersem kaçacağını sandım. Sana ‘tehlike var’ dersem, ‘Kerem’in evi’ diye tutunacağını sandım. O ev… senin için Kerem demekti. O yüzden seni kovdum. Seni kırdım ki dönme.”
Ağzımı açtım, kapadım. İçimde iki ses birbirini boğazlıyordu: biri “yalan” diyordu, diğeri “ya doğruysa?” diye fısıldıyordu.
“Neden şimdi çağırdun?” dedim. “Tehlike geçti mi?”
Nermin dosyadan son bir zarf çıkardı. Üstünde yine Kerem’in yazısı vardı ama bu kez daha kısa: “Meryem’e.”
“Kerem, kasanın anahtarını saklamış,” dedi. “Ben bulamadım. Ama… bu sabah Cem’in adamları eve geldi. Evin her yerini aradılar. Benim gözümün içine bakıp ‘Bu gece tekrar geleceğiz’ dediler. Sonra… gittiler.”
Kanım çekildi. “Nermin Hanım…”
“Bu yüzden seni çağırdım,” dedi. “Çünkü tek bir ihtimal kaldı: Kerem anahtarı sana bırakmış olabilir. Ve o zarf… sana verilmek için yazılmış.”
Bacaklarım titredi. Çantamın yan cebinde, haftalardır elimi her attığımda değdiğim ama ne olduğunu bilmediğim küçük metal bir şey vardı. Kerem’in kapüşonlu kazağının cebinden düşmüştü. “Hatıra” diye saklamıştım. Çıkardım. Avucumun içinde küçük, paslanmış bir anahtar.
Nermin anahtara bakınca yüzü bembeyaz oldu.
“Aman Tanrım…”
Tam o sırada kapı zili çaldı.
İkimiz de aynı anda irkildik. Nuh koltukta kıpırdandı, uykusunda mırıldandı. Nermin parmağını dudaklarına götürüp “sessiz” dedi. Zil bir daha çaldı. Bu kez daha uzun, daha sabırsız.
Nermin pencereye yürüdü, perdeyi araladı. Gözleri büyüdü. Dudakları tek kelime etti:
“Cem.”
Kalbim deli gibi atmaya başladı. O an evden kaçmam gerektiğini biliyordum ama Nuh uyuyordu ve en ufak bir panik onu ağlatırsa…
Kapı bir anda yumruklanmaya başladı.
“Nermin Hanım!” diye bir erkek sesi geldi. “Aç kapıyı. Konuşacağız.”
Nermin geri çekildi. “Anahtarı ver,” dedi bana, fısıltıyla. “Zarfı al. Arka kapıdan çıkın.”
“Ya sen?”
“Ben…” Nermin yutkundu. “Ben yıllarca seni düşman bildim, Meryem. Bir kez olsun doğru olanı yapmama izin ver.”
Bir şey söyleyecektim, kapının kilidi sarsıldı. Cem’in yanında biri daha vardı, ağır bir şeyle kapıyı zorluyordu.
Nermin hızla mutfağa koştu, çekmeceden telefonu aldı. “Polisi arıyorum,” dedi. Ama sesi bile titriyordu.
Nuh’u kucağıma aldım. Kerem’in kazağıyla birlikte, oğlumun yüzünü göğsüme bastırdım. Arka koridora çıktım. Kapı koluna uzandığım anda evin ön kapısından bir çatırdama sesi geldi. Kilit kırılıyordu.
Nermin koridorun ucunda bana baktı. O bakışta, bana yıllarca yönelttiği o soğuk yargı yoktu. Yerine… korku ve kararlılık vardı.
“Git!” diye fısıldadı.
Arka kapıyı açtım, soğuk hava yüzüme çarptı. Merdivenlere yöneldim. Tam o sırada içeriden Cem’in sesi duyuldu; artık evin içindeydi:
“Dosyayı ver, Nermin! Kerem’in bıraktığı şeyi ver!”
Nermin’in sesi, ilk kez bir anne gibi sert çıktı:
“Buradan çık!”
Bir tokat sesi geldi. Nuh irkildi, gözlerini açtı, ama ağlamadı. Sanki o da nefesini tutmuştu.
Merdivenlerden inerken ayaklarım kaydı, duvara tutundum. Sokak lambası titriyordu. Komşu apartmanın penceresinde bir ışık yandı. İçerden yine gürültü, sonra Nermin’in bağırışı… ve ardından siren sesi. Yaklaşıyordu.
Bir dakika sonra polis arabası sokağa girdi. İki polis koşarak Nermin’in kapısına yöneldi. Ben, merdivenin dibinde karanlığa saklanmış, Nuh’u sıkı sıkı tutuyordum. O an, hayatımın en uzun saniyeleri aktı.
Kapıdan Cem’i çıkardılar. Kolları arkadan kelepçeliydi. Yüzünde hâlâ o kendinden emin ifade vardı ama gözleri… öfkeyle yanıyordu. Beni görmedi. Ya da gördü ve görmemiş gibi yaptı.
Nermin ise kapının önünde duruyordu. Saçı dağılmış, yanağı kızarmıştı. Ama dimdikti.
Göz göze geldik.
Ben anahtarı ve zarfı avucumda sıktım. Parmaklarım acıyordu. Nermin, dudaklarını titreyerek araladı.
“Kerem… sizi korumamı istedi,” dedi. “Ben bunu yapmayı beceremedim. Ama… bu gece denedim.”
Boğazım düğümlendi. İçimdeki öfke, yerini ağır bir gerçeğe bıraktı: Bazı insanlar sevgiyi doğru yerden değil, yanlış yerden öğreniyordu. Nermin sevgiyle değil, kontrolle yaşamıştı. Kerem ise sevgiyle.
Zarfı açmadım. Henüz değil. Nuh’un başını okşadım. Sonra Nermin’e baktım.
“Ben seni affettim demiyorum,” dedim. “Ama… Nuh’un bir ailesi olmasını istiyorum. Kerem’in istediği de buydu.”
Nermin’in gözlerinden yaşlar aktı. “Ben… deneyeceğim,” dedi sadece.
O gece, karakolda ifade verdikten sonra küçük bir misafir odasında kaldık. Nuh tekrar uyudu. Ben masanın başına oturdum, zarfı açtım. Kerem’in yazısı, sanki yanımdaymış gibi sıcaktı:
“Meryem, eğer bunu okuyorsan, Nuh hâlâ kollarındadır. O doğum lekesi seni korkutmasın. O sadece bir iz değil… bizim mucizemizin işareti. İnsanlar bakacak, evet. Ama sen oğluna benim baktığım gibi bak: mükemmel.
Ve ne olursa olsun… yalnız değilsin.”
Zarfın içinden bir fotoğraf düştü: Kerem, Nuh’u ilk kez kucağına aldığı an. Gülümsüyordu. Gözlerinin içi ışıl ışıldı.
Fotoğrafı göğsüme bastırdım. Gözyaşlarım sessizce aktı. İlk kez, Kerem’in yokluğunda içimde bir şey kırılmak yerine yerine oturdu.
Dışarıda siren sesi çoktan susmuştu. Ev sessizdi. Nuh’un nefesi düzenliydi.
Ve ben, ilk defa gerçekten şunu hissettim:
Bu hikâyenin içinde sadece kayıplar yoktu.
Bir yerde… yeniden başlayan bir şey de vardı.