Kemal öldüğünde, sessizlik sürekli yoldaşım oldu.
Elli iki yıl boyunca paylaştığım bir hayattan sonra bu sessizlik bana doğal değil, neredeyse düşmanca geliyordu; sanki evin kendisi artık beni tanımıyormuş gibiydi.

Yetişkin hayatımın büyük bir bölümünde ses her yerdeydi—bahçeden gelen sesi, koridorda terliklerinin hafifçe sürtünüşü, her pazar sabahı odalara yayılan eski plaklardan yükselen caz melodileri.
Şimdi hepsi gitmişti. Geriye göğsüme baskı yapan ağır bir sessizlik kalmıştı.

Ölümünden sonraki günler birbirine karıştı.
İnsanlar kederin dalgalar halinde gelip geçtiğini söyler ama benim için hiç geri çekilmedi; sürekli ve yorucuydu, sanki ayağım hiç yere değmeden derin suda duruyormuşum gibi.

Çocuklarımız beni sık sık arayıp yokladılar.
Yemek yememi hatırlattılar, dinlenmemi istediler, nazikçe hayatı “birer birer gün gün” yaşamam gerektiğini söylediler.
Başımı sallayıp gülümsedim ama içimde zaman donmuştu; dünya onsuz ilerlemeyi reddediyordu.

Kemal’i kaybetmek sadece bir eş kaybı değildi.
Paylaşılan bakışları, aramızdaki şakaları, on yıllar boyunca kurduğumuz sessiz anlaşmaları kaybetmekti.
Beni kelimelere gerek duymadan tanıyan insanı kaybetmekti.

Geceleri hâlâ alışkanlıkla yatağın diğer tarafına uzanıyor, onun sıcaklığını hissetmeyi bekliyordum.
Her seferinde elim soğuk çarşaflara değiyor, gerçek beni yeniden yakalıyordu.

Üç ay sonra, nihayet eşyalarını gözden geçirecek gücü kendimde buldum.
Bunun bana bir kapanış getirebileceğini ya da en azından zihnimi boşluktan uzaklaştıracağını söyledim kendime.
Çocuklar yardım etmek istedi ama reddettim. Bazı anılar başkalarının gözleri önünde ayıklanamayacak kadar kişiseldi.

Dolabından başladım.
Her şey bıraktığı gibiydi; gömlekler düzgünce dizilmişti, ceketlerinde hafif kolonyasının kokusu vardı, ayakkabıları her zamanki titizlikle yan yana duruyordu.
Kazaklarından birini yüzüme bastırıp derin bir nefes aldım. Böylesine sıradan bir şeyin nasıl bu kadar kıymetli hâle geldiğine içim sızladı.

Tavan arası, anlamlı bir şey bulmayı en son beklediğim yerdi.
Kemal oraya genelde sadece bayram süslerini ya da eski evrakları koymak için çıkardı.
Yağmurlu bir öğleden sonra, el feneriyle merdiveni tırmanıp tozlu kutuları karıştırmaya başladım.

İşte o zaman gördüm.

Uzak bir köşede, kalın battaniyelerin altına gizlenmiş, eskimiş, yıpranmış, derisi çatlamış bir bavul.
Onu hiç tanımıyordum.

Bavulu kendime doğru çekerken midemde garip bir huzursuzluk oluştu.
Neden saklamıştı?
Bunca yıl boyunca neden tek kelime etmemişti?

Tokaları açarken ellerim titriyordu.
İçinde hiç bilmediğim bir hayatın parçaları vardı.

Önce fotoğraflar çıktı.
Çok daha genç bir Kemal, tanımadığım bir kadının yanında duruyordu. Kadın koyu saçlıydı, gözleri ışıl ışıldı; gülümsemesi zamanın içinde donmuş gibiydi.
Bana hiçbir şey ifade etmeyen küçük bir evin önünde kol kola durmuşlardı. Aralarındaki bağ apaçıktı.

Fotoğrafların altında mektuplar vardı.
Düzinelerce.
Sararmış, kırılgan, Kemal’e ait olmayan bir el yazısıyla dolu.

“Sevgili Kemal’im,” diye başlıyordu biri...
Kalbim kulaklarımda atarken kelimeler bulanıklaştı.
Kadın özlemden, ayrılıktan ve asla vazgeçemediği bir aşktan söz ediyordu.

Mektubu elimden düşürdüm.
Sorular zihnime hücum etti.

Kimdi bu kadın?
Kemal için ne anlam ifade ediyordu?

Altında daha fazla eşya vardı: içinde bir fotoğraf olan işlemeli bir madalyon, Kemal’in hiç takmadığı eski bir kol saati, on yıllar öncesine ait tren biletleri.
Her parça, hayatım sandığım hikâyede yeni bir çatlak açıyordu.

O gece uyuyamadım.
Anıları tekrar tekrar düşündüm; yaşadığımız onca yılın, bu gizli geçmişten hiç etkilenmemiş bir anı olup olmadığını sorguladım.
Gülüşleri hiç yarım kalmış mıydı?
Sözlerinde benim bilmediğim gölgeler var mıydı?

Çocuklara anlatmayı düşündüm, sonra vazgeçtim.
Babalarına hayrandılar.
Gerçek, bunu değiştirmeli miydi?

Ama mektuplar beni çağırıyordu.
Günler geçtikçe hepsini okudum ve Kemal’in benimle tanışmadan çok önce gömdüğü bir hikâyeyi yavaş yavaş birleştirdim.

Kadının adı Elif’ti.
Henüz çok gençken birbirlerine âşık olmuşlar, aralarındaki mesafe yüzünden sürekli mektuplaşmışlardı.
Sonra hayat araya girmişti.

Kemal askere alınmıştı.
Elif, ailesinin baskısından, korkularından ve zorluklardan bahsediyordu.

Ve sonra nefesimi kesen o mektup gelmişti.
Hamileydi.

Sonraki mektuplar pişmanlıkla doluydu.
Bebeği evlatlık vermekten, hayal ettikleri her şeyi kaybetmekten söz ediyordu.

O noktadan sonra Kemal’in cevapları kesilmişti.
Hayatına devam etmişti.
Benimle bir hayat kurmuştu.

Bavul zihnimi esir aldı.
Ta ki bir akşam kızım Zeynep, yanımda açık durduğunu görene kadar.

“Anne… bu nedir?” diye fısıldadı.

Birlikte mektupları okuduk.
Aramızda ağır bir gerçek belirdi:
Başka bir çocuk daha olabilirdi.

Kemal’in başka bir parçası, bilmediğimiz bir yerde yaşıyor olabilirdi.

Merak, sonunda korkuyu geçti.
Sabırla, Elif’in bıraktığı izleri takip ettik.

Ve onu bulduk.

Adı Mert’ti.
Ellili yaşlarındaydı.
Yüzünü gördüğüm anda benzerlik inkâr edilemezdi.

Onunla tanışmak korkutucuydu.
Ama birlikte oturduğumuzda beklenmedik bir şey oldu: huzur.

Öfkeli değildi.
Minnettardı.

Bavulu kırılgan bir hediye gibi ellerinde tutup,
“Bu… çok şeyi açıklıyor,” dedi sessizce.

O an her şeyi değiştirdi.

Bavul artık sadece bir sır değildi.
Kayıpla anlayış, geçmişle bugün arasında kurulmuş bir köprüydü.

Kemal gerçeği kötü niyetle saklamamıştı.
Acıdan saklamıştı.

Bugün Mert ailemizin bir parçası.
Acı tamamen kaybolmadı ama hafifledi.

Kemal’i hâlâ özlüyorum.
Ama artık o bavulu düşündüğümde ihanet görmüyorum.

Karmaşıklık görüyorum.
İnsanlık görüyorum.

Ve şunu anlıyorum:
Aşk—gerçek aşk—asla hayal ettiğimiz kadar basit değildir.

Kemal, gittikten sonra bana son bir ders bıraktı.
Hayat gizli ipliklerden oluşur.

Ve bazen o iplikleri keşfetmek, hiç beklemediğimiz bir iyileşmeyi beraberinde getirir.

Bunlar da İlginizi Çekebilir