Benim gelin biraz sivri dillidir, birazda zalimdir, hanım vefat ettikden sonra oğlanla gelinin yanında kalmaya başladım. Maaşımı öylece veririm onlara, bu yaştan sonra neyapacağım zaten parayı pulu ben, iki torunum var onları sever okşarım bazen parka götürürüm öyle geçer giderdi günler. Ama son günlerde bizim gelinde bi değişik haller olmaya başladıydı, süslenmeler, sürekli üst baş değiştirmeler falan, banada sürekli ayağımın altında dolaşma dışarı çık temizlik yapacağım diyordu bende çıkıyordum ne yapayım zaten ne yapsam kabahatti. O gün öğle yemeğini erkenden hazırladı, daha acıkmadıkki kızım dedim, lafı ağzıma tıktı, işim gücüm var benim halıları kaldıracağım temizlik yapacağım, yemeğini ye çık dışarı akşam oğlunun işten dönüş saatine kadarda gelme dedi. Kızım hava soğuk nereye gideyim akşama kadar deyince, bana öyle bir ters baktı ki o an sustum kaldım. Bir süre sonra ben ceketimi giymeye kalktım o an gelin odasından çıktı, üzerini değiştirmiş ama hiç temizlik yapacak üst değildi. Süslü püslü bireyler giymiş, içimden hayırdır inşallah dedim bastonumuda aldım evden çıktım. Öğle namazı için camiye gittim çıkınca caminin önüne çocuk elbiseleri satıcısı gelmiş herkes alıyor diye bende yanaştım birkaç parçada ben seçtim bizim torunlara, akşama kadar eve gitmem yasak olduğunu sonradan hatırladım, neyse dedim aldıklarımı eve götüreyim çocukların odasına bırakıp hemen geri çıkarım dedim, yavaş yavaş gittim eve gelin kızmasın diye kapıya vurmadım, anahtarı çıkardım açtım girdim içeri gelin ortalıkta yoktu bu iyi dedim geline görünmeden bırakıp çıkayım azar işitmeyim diye çocukların odasına doğru giderken bazı sesler geldi kulağıma, oğlumun yatak odasından geliyordu bu sesler……Devamını okumak için diğer sayfaya gecebilirsiniz…
Hanım vefat ettikten sonra hayatın tadı tuzu kalmadı. Ev dediğin yer, bir anda duvarları üstüne gelen bir boşluk oldu. Oğlan “Baba gel bizimle kal” deyince, başka çarem de yoktu zaten. Maaşımı aldığım gibi verirdim onlara, “Bu yaştan sonra parayla ne yapacağım” derdim. İki torunum vardı, sabah uyanınca onların sesini duymak yetiyordu bana. Severdim, okşardım, bazen parka götürürdüm. Günler öyle geçip giderdi.
Gelin sivri dilli, biraz da zalimdi ama susardım. Yaşım var, huzur bozulmasın isterdim. Ne yapsam kabahat olurdu zaten. Ama son zamanlarda gelinde bir tuhaflık başladı. Sürekli süslenmeler, üst baş değiştirmeler, aynanın karşısında uzun uzun durmalar… Bana da durmadan “Ayağımın altında dolaşma, çık dışarı, temizlik yapacağım” demeler. Soğukta nereye gideceğim diye sorsam, öyle bir bakardı ki, insanın içi buz keserdi.
O gün öğle yemeğini erkenden hazırladı. “Daha acıkmadık kızım” dedim, lafı ağzıma tıktı. “İşim gücüm var, halıları kaldıracağım, yemeğini ye çık, akşama kadar da gelme.” Hava soğuktu. “Akşama kadar nereye gideyim” deyince ters ters baktı. Sustım. Bastonumu aldım, ceketimi giydim. Tam çıkarken gelin odadan çıktı. Üstü başı öyleydi ki, temizlik yapacak hâli yoktu. İçimden “Hayırdır inşallah” dedim.
Camiye gittim, namazımı kıldım. Çıkınca cami önünde çocuk elbiseleri satan birini gördüm. Herkes alıyordu. Dayanamadım, torunlara birkaç parça seçtim. Sonra aklıma geldi, eve gitmem yasaktı güya. “Ne olacak” dedim, “Bırakır çıkarım.” Yavaş yavaş eve geldim. Geline görünmeyeyim diye kapıyı sessizce açtım. Ortalıkta yoktu. Derin bir nefes aldım.
Çocukların odasına yönelirken…
Bazı sesler geldi kulağıma.
Oğlumun yatak odasından.
İlk anda yanlış duyduğumu sandım. Kulaklarım beni yanıltıyordur dedim. Ama sesler kesilmedi. Fısıltı gibi, ardından boğuk bir gülüş… Kalbim yerinden çıkacak sandım. Olduğum yere mıhlanıp kaldım. Kapı aralıktı. İçeri bakmadım. Bakmaya cesaret edemedim. Poşetler elimden düştü. Torunlara aldığım elbiseler yere saçıldı.
Sessizce geri döndüm. Evden çıktım. Sokağa adım attığımda dizlerim titriyordu. Bir bankta oturdum. Saatlerce. “Belki yanlış anladım” dedim. “Belki misafirdir.” Ama içimdeki ses susmuyordu.
O akşam eve geç döndüm. Sofra kurulmuştu. Gelin aşırı ilgiliydi oğluma. Gülümsüyordu. Bana bakmadı bile. Boğazımdan lokma geçmedi. Oğlum “Baba iyi misin” dedi. “İyiyim” dedim ama yalandı.
O geceden sonra uykularım kaçtı. Birkaç gün her şeyi izledim. Telefonunu saklaması, oğlum evdeyken başka, yokken başka olması… Taşlar yerine oturuyordu ama ben hâlâ susuyordum. Çünkü bir evin yıkılmasına sebep olmak, bir babanın kolay taşıyacağı yük değildir.
Ama bir gün…
Bir gün yine “Parka gidiyorum” diye çıktım. Erken döndüm. Kapının önünde durdum. İçerden gelen sesler bu kez saklanmıyordu. Anahtarı çevirmedim. Dinledim. O an karar verdim.
İçeri girdim. Gelin beni görünce donup kaldı. Yüzü bembeyaz oldu. Bir şey demedim. Odama geçtim. Akşam oğlum geldi. Yemekten sonra sessizce konuştum.
“Ben bu evde daha fazla kalamam” dedim.
“Niye baba?” dedi.
“Susarsam, yanlışın ortağı olurum” dedim.
Detaya girmedim. Bağırmadım. İftira atmadım. Sadece durmam gereken yeri söyledim. O gece valizimi topladım. Sabah namazından sonra çıktım. Arkama bakmadım.
Bir süre sonra oğlum geldi. Gözleri doluydu.
“Baba… sen haklıymışsın” dedi.
Gerçeği kendi gözleriyle görmüş. Suskunluğumun sebebini anlamış.
Ben sadece şunu söyledim:
“Evlat, yuva emanet gibidir. İhanet önce emaneti yakar.”
Şimdi küçük bir evdeyim. Maaşım bana yetiyor. Huzurum var. Torunlarım geliyor, kucağıma alıyorum. Onlara masal anlatıyorum.
İnsan bazen her şeyini verir, yine de değersiz olur.
Bazen susar, ama susmaması gereken yeri geç fark eder.
Ben artık biliyorum:
İnsanın gücü azalır,
Ama vicdanı büyür.
Ve vicdanı olan insan, geç de olsa doğru yerde durur.