Ben Hatice. Yetmiş yaşındayım. Küçük, çatısı akan bir evde tek başıma yaşıyorum. Bastonum, birkaç eski eşya ve geçmeyen kalp ağrılarım var. Doktorlar artık bekleyemeyeceğimi, ameliyat olmam gerektiğini söylediklerinde, aklıma gelen tek isim oğlum Murat oldu. Onu yokluk içinde büyüttüm. Babasını erken kaybettik. Tarlada çalıştım, temizlik yaptım, aç kaldım ama ona hep “okuyacaksın” dedim. Şimdi şehirde büyük bir işi, güzel bir evi, yeni bir hayatı vardı. Yağmurlu bir günde, çantama hastane evraklarını koyup kapısına gittim. Kalbim korkuyla ama umutla çarpıyordu. Murat beni dinledi ama gözleri hep başka yerdeydi. “Şu sıralar işlerim çok karışık,” dedi. Sonra bana bir somun ekmek uzattı. O an içim acıdı ama sesimi çıkarmadım. Yağmurun altında eve dönerken bile onu savundum. “Zorlanıyordur,” dedim. “Beni düşünmese ekmek bile vermezdi.” Gece, aç ve yorgun halde masaya oturup ekmeği bölmek istedim. Bıçak değdiği anda ekmeğin içinden katlanmış küçük bir şey yere düştü. Ellerim titredi. Kalbim duracak gibi oldu. O an anladım… Oğlumun bana aslında ne bırakmak istediğini. Ve bu, hayatımı değiştirecek türdendi… Ekmeğin içinden düşen şey yere değdiğinde çıkan ses, kalbimin atışını bastırdı. Eğilip almak için dizlerim titredi. Parmaklarım artık eskisi gibi sözümü dinlemiyordu. Yine de aldım. Küçük, dikkatlice katlanmış bir kâğıttı. Üzeri biraz un olmuştu. Açmadan önce uzun bir süre elimde tuttum. Sanki açarsam bir şey geri dönülmez şekilde değişecekti. Sonra yavaşça açtım. İçinden bir zarf çıktı. Zarfın üzerinde tanıdık bir el yazısı vardı. “Anne.” Gözlerim doldu. Murat’ın çocukken ödev defterlerine yazdığı yazıydı bu. Yıllar geçse de değişmemişti. Zarfı açtığımda içinden kalın bir tomar para ve bir de küçük not çıktı. Parayı görünce önce ne kadar olduğunu anlayamadım. Saymaya çalışmadım bile. Çünkü notu görmüştüm. “Bunu ekmeğin içine koymak zorundaydım. Leyla görmesin diye. Bana kızacağını biliyorum ama başka yolum yoktu. Ameliyatın için gereken her şey burada. Eğer yetmezse, evrakların altındaki numarayı ara. Seni yalnız bırakmam anne. Sadece bunu böyle yapmak zorundaydım.” O an gözyaşlarım düştü kâğıdın üstüne. Demek ki beni kapıdan uğurlarken gözlerime bakamamasının sebebi buydu. Demek ki sesinin titrediğini boşuna sanmamıştım. O gece uzun süre uyuyamadım. Sobanın yanına oturdum, zarfı defalarca açıp kapattım. Paraya değil, oğlumun bana kurduğu bu sessiz korumaya baktım. Gelinine karşı, kendi evinde bile annesine yardım edemeyecek kadar sıkışmıştı belki… ama yine de vazgeçmemişti. Ertesi gün hastaneye gittim. Evrakları verdim. Görevli kadın parayı görünce başını kaldırıp bana baktı. “Bu ameliyat için yeterli,” dedi. O an dizlerimin bağı çözüldü. Sandalyeye oturdum. Yaşadığımı ilk kez o kadar net hissettim. Ameliyat günü yaklaştıkça Murat’tan haber gelmedi. Ben de aramadım. Onu zor durumda bırakmak istemedim. Ama ameliyata alınmadan önce hemşire “Bir yakınınız var mı?” diye sorduğunda, “Oğlum,” dedim. İçimden de “orada olmasa bile yanımda” diye geçirdim. Uyandığımda ilk gördüğüm şey beyaz tavan değil, Murat’ın yüzü oldu. Gözleri kıpkırmızıydı. Elimi tuttu. “Anne… iyi misin?” Konuşamadım. Sadece elini sıktım. Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
O an her şey affedildi. Kapının kapanışı, ekmek, yağmur… Hepsi geride kaldı. Sonraki günlerde yavaş yavaş iyileştim. Murat her gün geldi. Bazen yalnız, bazen sessiz. Leyla hiç gelmedi. Sormadım. Bazı soruların cevabı bilinmese daha az acıtıyor. Taburcu olacağım gün Murat yanıma bir poşet bıraktı. İçinde ilaçlar, biraz yiyecek ve yeni bir mont vardı. “Bu sefer içine bir şey saklamadım,” dedi gülerek. Ben de ilk kez uzun zamandır güldüm. Eve döndüğümde ekmeği koyduğum masaya baktım. Hâlâ bıçak izi duruyordu. O iz bana şunu hatırlattı: Bazen insanlar sevgilerini en tuhaf yerlere saklar. Çünkü göstermek cesaret ister, saklamak ise çoğu zaman mecburiyet. Şimdi kalbim hâlâ hassas, ama güçlü. Ve biliyorum ki oğlum, bana bir somun ekmekten çok daha fazlasını vermişti. Bana hayatı geri vermişti.

Bunlar da İlginizi Çekebilir