65 yaşındayım. Hayatın beni bu kadar acımasız sınayacağını hiç düşünmemiştim. ��
Kızım Elif, doğum sırasında hayatını kaybetti. Eşi ise arkasında yalnızca tek satırlık bir not bırakarak ortadan yok oldu:
“Babalık bana göre değil.”
Yeni doğmuş torunum Defne’yi kollarımda bırakıp gitti.
Emekli maaşımla bir bebeği büyütmenin imkânsız olduğunu düşündüm. Yine de pes etmedim. Temizlik yaptım, yaşlı baktım, hafta sonları çalıştım. �� Her kuruşun hesabını yaptım. Bir arkadaşım kısa bir süre Defne’ye bakmayı teklif edince, kendime küçük bir mola verebilmek için ekonomi sınıfı bir uçak bileti alacak kadar para biriktirdim. İçimde ilk kez hafif bir rahatlama hissettim.
Ama hiçbir şey planladığım gibi gitmedi.
Uçağa biner binmez Defne ağlamaya başladı.
Ne yaptıysam susturamadım… Salladım, emzirdim, fısıldadım, şarkı mırıldandım… Olmadı. ��
Etrafımızdaki yolcular bize bakıyor, bazıları gözlerini devirdi. Göğsüm sıkıştı, kalbim küçüldü.
Derken arkamdan bir adam bağırdı:
“Allah aşkına şu çocuğu susturun artık!”
“Ben… deniyorum,” diye fısıldadım, sesim titriyordu.
Adam daha da yüksek sesle bağırdı:
“DENEMEK YETMİYOR! BU RAHATSIZLIK İÇİN NEDEN PARA VERDİM BEN?”
Gözlerim dolarak cevap verdim:
“Özür dilerim… Onu sakinleştirmek için elimden gelen her şeyi yapıyorum.”
Bu kez adeta kükredi:
“BUNA KATLANMAYACAĞIM! O PARAZİTİ TUVALETE GÖTÜRÜN! KENDİNİZİ KİLİTLEYİN! AĞLAMASI BİTENE KADAR GERİ GELMEYİN!” ��
Utançtan yerin dibine girmek istedim. Defne’yi kucağıma aldım ve sessizce tuvalete doğru yürümeye başladım. Sadece saklanmak, görünmez olmak istiyordum.
Ama daha kapıya varmadan biri beni nazikçe durdurdu.
O anda Defne’nin ağlaması birden kesildi.
Minik eli uzandı…
Ama bana doğru değil.
Başımı kaldırdım ve kime uzandığını gördüm.
Uçaktaki herkes susmuştu.
Tüm yolcular bize bakıyordu.
Elini uzattığı kişi, az önce bağıran adam değildi.
Defne, kucağımdan hafifçe doğrulmuş, koltuğun önünde diz çökmüş olan üniformalı bir kadına bakıyordu. Kadın hostesti. Gözleri dolmuştu ama gülümsüyordu. Defne’nin minicik parmakları onun parmağına kenetlenmişti. O an sanki uçaktaki bütün sesler kesildi. Motorun uğultusu bile uzaklaştı.
Hostes yumuşak bir sesle konuştu:
“İzin verir misiniz? Onu biraz ben tutabilir miyim?”
Bir an tereddüt ettim. Ama içimde tarif edemediğim bir güven hissettim. Başımı salladım. Defne’yi ona uzattım. Kadın Defne’yi kucağına alır almaz, sanki bir mucize olmuş gibi, bebeğim tamamen sakinleşti. Gözleri açık, meraklıydı. Ağlamak bir yana, neredeyse gülümseyecekti.
Uçaktaki insanlar fısıldaşmaya başladı. Az önce bağıran adam ise sessizdi. Gözlerini başka yere çevirmişti.
Hostes Defne’yi yavaşça sallarken bana döndü:
“Benim de bir kızım vardı,” dedi kısık sesle. “Üç yıl önce… kaybettim.”
Kalbim bir kez daha sıkıştı. Boğazım düğümlendi. Ne diyeceğimi bilemedim…
“Bebekler,” diye devam etti, “bazen sadece kalp atışını duymak ister. Tanıdık bir ritmi…”
Defne o sırada hostesin üniformasının düğmesiyle oynamaya başlamıştı. Uçakta bir rahatlama dalgası yayıldı. İnsanlar derin nefes aldı. Kimileri bana bakıp gülümsedi, kimileri başını salladı.
Arka sıradan yaşlı bir adam seslendi:
“Hanımefendi, sakın tuvalete gitmeyin. Buradayız. Hepimiz buradayız.”
Gözlerim doldu. İlk kez yalnız olmadığımı hissettim.
Hostes Defne’yi bana geri verdi. Küçük bedenini tekrar kollarımda hissettiğimde dizlerimin titrediğini fark ettim. Oturduğum yere geri döndüm. Defne sakin sakin nefes alıyordu. Gözlerini kapatmıştı.
Tam o sırada, az önce bana bağıran adam ayağa kalktı.
İçimden “Yine başlıyor” diye geçirdim. Kalbim hızlandı. Ama bu kez sesi farklıydı. Daha alçak, daha kırılgandı.
“Ben… bir şey söylemek istiyorum,” dedi.
Uçaktaki herkes ona baktı.
“Az önce söylediklerim için özür dilerim,” dedi. “Kaba, acımasız ve yanlıştı.”
Bir an durdu, yutkundu.
“Eşim beni iki yıl önce terk etti. Oğlumla baş edemedim. Onu da kaybettim… mahkeme yoluyla. Çocuk ağlamasına tahammül edemiyorum çünkü bana hatırlatıyor. Ama bu benim bahanem değil.”
Sessizlik çöktü.
“Size bağırdım,” diye devam etti, gözleri bana dönüktü, “çünkü acınızdan korktum. Sizin gücünüzden korktum.”
Ne diyeceğimi bilemedim. Sadece başımı salladım. Affetmek kolay değildi ama o an, öfkenin bana bir şey kazandırmayacağını hissettim.
Yan koltuktaki genç kadın çantasından küçük bir oyuncak çıkardı.
“Ben bunu yeğenim için almıştım,” dedi. “Ama sanırım şimdi daha çok ihtiyaç var.”
Defne uyanıp oyuncağa baktı. Minik dudakları yukarı kıvrıldı. İlk kez… ilk kez yüzünde gerçek bir gülümseme gördüm. Kalbim o an paramparça oldu ama aynı anda yeniden birleşti.
Uçuşun geri kalanı sessiz geçti. Ama o sessizlik rahatsız edici değildi. İçinde anlayış vardı.
İndiğimizde, hostes yanıma geldi. Elime küçük bir kâğıt sıkıştırdı.
“Eğer konuşmak isterseniz,” dedi, “ben buradayım.”
Kâğıtta bir isim ve bir telefon numarası vardı.
Havalimanından çıkarken Defne uyuyordu. Yüzü huzurluydu. Ona baktım ve içimden kızım Elif’e seslendim:
Merak etme, dedim. Onu yalnız büyütmüyorum. Dünya bazen acımasız ama hâlâ iyi insanlar var.
O gün anladım ki hayat beni çok sert vurmuştu, evet. Ama tamamen yere sermemişti.
Ben hâlâ ayaktaydım.
Ve kollarımda bir gelecek taşıyordum.
Defne’nin nefesi göğsümde düzenli bir ritim tutuyordu.
Ve ilk kez uzun bir aradan sonra, korkudan değil… umutla ağladım.